Otosansür

yaşam

2007 yılından beri blog yazıyorum. O yıllara kadar yazı ile aramdaki tek bağ okul ödevleriydi. Blogun verdiği özgürlük hissini çok sevmiştim. Edebi olmak zorunda değildi. Kuralları, kalıpları yoktu. Tam bir ifade ediş biçimiydi. Yeni çağın ifade biçimi. Yargılamaya açıktı elbette ama hiçbir vaadi yoktu okuyucuya. Kendin için ya da başkası için yazma derdin yoktu. Senin seçimindi.

Sonra yazıdan para da kazandım. Yerel dergilerde yazdım, haftalık bir dergide  iki sayfam bile oldu. Birçok siteye hiç düşünmeden, karşılık beklemeden içerik ürettim.

Ben yazı yazma halini çok sevdim. Sonra Pera oldu. Annelik rolü geldi. Toplumsal tüm rolleri üstüme tek tek ceket gibi giydim.

Geçen akşam sevgilimle sohbet ederken bana “neden artık yazmıyorsun, neden uzaklaştın” diye sordu. Bir anda hiç düşünmeden cevap verdim. Çünkü otosansür geliştirdim. Üstüme ceket gibi giydiğim roller en çok bunu besledi. Yazdığım her cümlenin, ortaya sunduğum her fikrin benim hayatımın aynası olarak görüleceğini, sosyal medyada “çizdiğim” rollerden bağımsız kalamayacağını düşündüğüm için yazıdan uzaklaşmıştım.

Zaten girin bakın bloga son 1 seneye ait tüm yazılar aşırı yüzeysel, aşırı süzgeçten geçmiş, kendimi oyalamak için oluşturduğum meydan okumalarla dolu.

Oysa yazı yolculuğu (ki bitene kadar yolculuk olduğunu bile farketmemiştim) bu değildi benim için. Ben yazarken kadın olmaktan, seksten, anne olmanın yoruculuğundan, zaman zaman yaşattığı pişmanlığından, toplumsal travmalardan, bireysel travmalardan, evliliğin dünyanın en saçma kurgusu olduğundan bahsetmek istiyordum. Hepsi için yazdım aslında. blogSonra okudum. Ve sadece yazılar nedeni ile üstüme yapışabilecek tüm yorumlardan kaçmak için yayınlamadım. Sonra gördüm ki hayranlıkla takip ettiğim tüm içerik sahipleri sadece yazdıklarına ya da söyleyeceklerine odaklananlar.

İnsan bazen kendini açıklamak için o kadar çok çaba harcıyor ki bu yorgunluk hissi yüzünden hiç yorulmamayı seçiyor. İşte benim yazıda geldiğim nokta bu.

Bunu düşününce çok üzüldüm. Her yerde özgürlükleri savunduğumu düşünürken, onur yürüyüşlerine destek verirken, gazetecilere özgürlük diye sokaklarda yürüyüşlere katılırken kendime uyguladığım bu sansür üzdü.

En azından bu durumu beni yıllardır buradan takip eden kişilere karşı da bir sorumluluk duyarak anlatmak  istedim. Belki benim 2020 savaşım sadece pandemi değil beynimin içine işlemiş otosansürü de kırmaktır.

 

 

resim:Jess Phoenix

Hala Bir Şansın Var

yaşam, Yaşam

IMG_7651

Yeni kararlar almak, uygulamaya başlamak çok güzel. Değişmeye ve değiştirmeye olan inancımızın olması ve bu konuda harekete geçebilmek hepimiz için önemli. Çalışmayan yeri bulup, tamir etmek ve tekrar çalışır hale getirmek insana güç veriyor.

Her yeni yılın başlangıcı içimizde ‘yapabilme’ gücünü tazeliyor. Zamanın sıfırlanması ve yeniden başlamak için bir şansımız olduğunu hatırlatan uyaran bizim için. Umut dediğimiz şey yaşama bağlılığımızı artıyor. Peki neden zaman ilerledikçe vazgeçiyoruz? Sürdüremiyoruz? Tamamlayamıyoruz? Yolumuzdan döndüren etkenler ne oluyor?

İşte bırakın bunlara cevap bulmayı. Bazen cevabı bulmaya ayırdığımız süre en büyük zaman kaybını oluşturuyor. Bizim öğrenmemiz gereken şey cevabı aramayı bırakmak. Bazı şeyler olmaz. Olmaması en az olması kadar doğaldır. Bunu bir beceriksizlik, yeteneksizlik olarak etiketlemeye gerek yok. Olayların etkisini her zaman tek başımıza değiştiremeyiz. Yarım kalan her şey yük olur üstümüzde. İçimizden sürekli ‘yine’ deriz. Yine olmadı, yine yapamadım, yine bitiremedim, yine tamamlamadım. İşte bu kadar kocaman bir OLSUN! diyeceğiz. Bırakalım böyle olsun. Bu sefer yine olmasın. Yarın olmayacağının bir garantisi mi var? Bir daha bu konuda çaba göstermenin vakti gelmeyecek mi? Hayır gelecek!

Bazen yola çıkacağız, yarı yolda kalacağız, geri döneceğiz, baştan alacağız. Önemli olanın ‘yeniden başlama’ gücü olduğunu fark edeceğiz. Çünkü asıl bizi yoldan alıkoyan şey tam olarak bu. Yarım kalmışlıklar değil, o yolun bir daha yürünemeyeceğine olan inanç bizleri yorar.

Derler ya ‘nefes aldığımız sürece umut vardır’ diye. Ne kadar doğru, ne kadar gerçek. Hayatta yarım kalan her şeyi tamamlamak için umut var. Peki nasıl?

Daha fazla farkında olun.

Gerçekten istiyor muyum?

Bu yolda bana eşlik etmesi gereken şeyler ne?

Tek başıma yapabilir miyim yoksa yardıma ihtiyacım var mı?

Bana engel olan şeyler ne?

Bu amacımdaki en büyük motivasyon kaynağım ne?

 

Bu ve bunun gibi birçok soruyu dürüstçe, yazarak, sesli olarak cevaplayın. Kendinizin ne noktada geri dönüşler yaşadığınızı fark edin. Deneyin. Kimsenin size ‘yine yapamadın’ demesine izin vermeyin. Amacınızı kendi odağınıza sabitleyin. Başkasının görüşünün sizin gerçekliğinizi etkilemesine izin vermeyin.

İnanın!

Yeniden başlama gücünüze inanın.

Tekrar olmama durumuna karşı hazırlıklı olun.

Bu sefer son gibi cümleler kurmayın.

Her zaman bir kez daha deneme şansınız olduğunu bilin.

 

Bu yazıda yazdıklarım benim 2018’de yaşadığım iç savaşlardı aslında. Yani tam olarak bir deneyim yazısı. Her zaman içimde olan ‘geç kalmışlık’ hissini fark edip aslında sorunun ‘hala bi şansım var’ demeyi bilmemem olduğunu fark etmem ile oldu.

Her şey canlılar için. Her şey bizim için. Her şey doğanın rutini gibi doğal.

 

Görsel: Culture Inquieta (Pinterest)

Kim Ekran Bağımlısı? Ben mi?

yaşam

pexels-photo-1271137

 

Son zamanlarda birçok internet sitesinde, haberlerde ‘yeni çağ’ hastalığı olan ‘telefon, tablet bağımlılığı’ konusunda haberler yapılıyor. Birçok veriye göre hepimizde var olmaya başlayan bu bağımlılık türü her şeyden önce bir inkar olarak kendini gösteriyor. Çağın gerekliliği olan (tartışılır) akıllı telefonların hayatımızda kapladığı yer ve süre hepimiz için ortak bir noktaya işaret ediyor ve bu işaret ettiği nokta çok parlak değil.

Yaklaşık 2008 senesinden beri blog yazıyorum. Bu süre aynı zamanda sosyal medya uygulamalarını kullanmaya başlamama da denk geliyor. Açıkçası bu 10 yıllık süre içinde ilk günden bugüne interneti kullanma şeklime baktığımda ‘üreten’ kısımdan ‘tüketen’ yani izleyici kısma geçtiğimi fark ettim. Son birkaç yıldır zamanı bahane ederek yazmadığım her blog yazısı, vaktim yok diye ertelediğim her işin altında aslında zamanımı nereye harcadığımı fark etmiyor olduğum çıktı.

Kullandığım telefona gelen ‘ekran süresi’ raporu ise benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Evet kendime dair bir hayal kırıklığı yaşadım. Gün içinde ‘zaman’ bulamadığımı düşündüğüm her şeye zamanım olduğunu ama benim bu zamanı kafamı ekrana gömerek, çoğu zaman bir şey üretmeden sadece izleyici olarak geçirdiğimi gösterdi. İlk raporu aldığımda günde 3,5 saat gibi bir süreyi tamamen telefona ayırdığımı gördüm. Öncelikle her insanın yapacağı gibi kendi kendime bahanelerimi saydım. O hafta hastaydım, evde yatmıştım, başka hiçbir şey yapacak gücüm yoktu vb. Sonraki hafta ise bu süre 2 saate düştü. Önceki rapora göre bir gelişme vardı. Bir sonraki hafta bu rapor vb konular aklımdan çıktı gitti. Nasılsa fark etmiş ve dikkat etmeye başlamıştım. Geçtiğimiz pazar gelen rapor ise tam bir utanç raporuydu. Tam olarak günde 4 saat 45 dakikamı telefonda geçirmiştim. O hafta vakitsizlikten ertelediğim ev içi işlerimi düşündüm. Yazmak isteyip yazmadığım yazıları. Bitirmek isteyip ‘hiç zaman kalmıyor’ dediğim kitapları. Aslında hepsi için vaktim vardı ama ben tercihi daha pasif bir eylemden yana kullanmıştım. Twitter, instagram vb siteler arasında geçen ve artık görecek yeni bir paylaşım kalmayıncaya kadar akışı takip ettiğim saatler.

Bizim nesil teknoloji ile büyüyen bir nesil değil. Yani bizler çalışmadığımız ya da okul olmadığı zamanlarda farklı şekillerde kendini oyalamayı başarmış bir nesiliz. O andan beri sürekli ben o zamanlar ne yapıyordum sorusunu düşünüp durdum. Hatırlıyorum. Gözlerim acıyana kadar okurdum, bir albümü tam olarak ezberleyene kadar müzik dinlerdim, film izlerdim, yazardım ya da mutlaka bir arkadaşımla program yapardım. Şimdi olduğum noktada ise en basit görünen bu eylemler bile ‘zamansızlık’ kılıfı ile erteleniyor.

Bu noktada şunu söylemeliyim ki, bu tamamen bana dair bir tespit olsa bile konuştuğum çevremdeki insanlarda daha aşağı süreler duymadım. Yani hepimiz iletişimin tamamen sanala döndüğü bir düzene alıştık. Hatta bazen sosyal medyada ‘beni aramayın, whatsapp varken bir insan neden arar’ gibi yorumlar bile okuyorum. Düşünebiliyor musunuz? Bırakın yüz yüze olmayı telefonda bile konuşmayı zaman kaybı olarak görmeye başladık. Bir kere birbirimizi merak etmiyoruz. Paylaşımlarını gördüğümüz sürece bizler için herkes ‘iyi’. Bak sabah kahve fotoğrafı paylaşmış. Demek ki iyi, konuşmaya ihtiyacı yok, aramaya gerek yok diyoruz. Belki bilinçli değil ama tavrımız bu yönde.

İşte bu farkındalıkla bir şeyleri değiştirme vakti gelmişti.

Geçen gün telefonumdaki tüm sosyal medya, alışveriş ve gereksiz oyun uygulamalarını sildim. Hesaplarımı kapatmak değil çözüm. O hesapları doğru şekilde kullanmayı öğrenmekte. Bu alışkanlığımı ve davranış modelimi eğitmeden tekrar dönmeyi de düşünmüyorum. Bu arada sadece bakarak, izleyerek paylaşım yapmadan olmuyor bu. Konu çok şey paylaşmak değil zaten asıl önemli olan sadece alıcı olmayı değiştirmek. Sürekli önümüzden akan hayatlar, bilgiler, reklamlar. O kadar yorucuymuş ki. Ben o kadar yorulmuşum ki. Görmeye alıştığım, merak ettiğim arkadaşlarımı zaten arayacağım, soracağım, konuşacağım. Diğer bütün her şey için ise bir molaya ve kendimi eğitmeye ihtiyacım var. İster kabul edin ister etmeyin hepimiz aynı durumdayız.

Sadece iki gün olmasına rağmen sevdiğim şeylere daha çok vakit ayırabilmeye başladım. Evde daha çok konuşan, kafası önüne (ekrana) değil karşısındakinin yüzüne bakan birisi olmak lazım. Bugün elimizde tuttuğumuz akıllı telefonlar bizlere ‘neden’ bu raporları vermeye başladı? Onlar da bu tüketim hızına yetişemeyeceklerini fark etmiş olabilir mi? Sosyal medyada maruz kaldığımız reklamların tüketim alışkanlıklarımızı nasıl etkilediğini hiç düşündünüz mü? Ya da sizin olduğunuz ruh durumuna ters hayatları izlemenin sizi nasıl etkilediğini? Çok mutluyken gördüğünüz acı dolu bir paylaşım ya da mutsuzken önünüze düşen çok mükemmel hayatlar bizleri gerçekte nasıl etkiliyor?

 

Sadece farkında olarak, dengeli tüketerek kullanabilmeyi öğrenirsek böyle bir çağa denk geldiğimiz için çok şanslı insalarız ama bunun bizi tüketmesine izin verirsek elimizde sadece boşa geçmiş zamanlar kalacak.

Hedefim kendimi iyi hissedene kadar sosyal medya uygulamalarını yüklememek, yükledikten sonra zaman ayarlı kullanmak ve 20:00-08:00 aralığında telefondan uzakta kalmayı başarmak. Bence zor değil 🙂 Ne dersiniz?

Ketojenik Beslenmeye Giriş

yaşam

Processed with VSCO with acg preset

 

Yazının başlığı sanki makale yazacakmışım gibi oldu ama aslında yeni bir beslenme düzeninin öğrencisi olarak benim için her şey giriş aşamasında. Blogumu takip eden herkesin bildiği üzere Fas’ta yaşadığım dönemde 4 ay boyunca uyguladığım ‘şekersiz’ beslenmenin pozitif etkilerini gördüm. Ve neredeyse 26 kg gibi bir kilo verip döndüm Türkiye’ye. (Ne olur rakamlara takılmayın. Ne kadar çok fazlanız varsa başlarda daha hızlı şekilde yüksek kilolar veriyorsunuz)

Türkiye’ye dönerken içimde korkular vardı. Bazı şeyler orada yok diye yemiyordum zaten ama ya her yerde bulunur hale geldiğinde ayarım kaçarsa diye. Açıkçası 1-2 ay sorun yaşamadım ama ondan sonra değişen iş düzeni, ev düzeni, sosyal hayat , seyahatler vb nedenlerle bazı şeylerin ucunu kaçırdım. Öyle bir kaçırmak ki 12 kg hiç anlamadan (10 ayda) geri aldım. Beni her zaman motive eden şey kan tahlilleri oldu. İç organ sağlımın iyi ya da kötü olması beslenmeme müdahale etmeme neden oldu yani.

Processed with VSCO with fs16 preset

Fas’ta her zaman size Fit Ekran blogunu okuyarak, Can Çiftçi’nin anlattıklarına göre bir düzen oluşturduğumu söylemiştim. Kendisinin artık hasta kabul ettiğini duymam ile beraber soluğu yanında aldım. Bir kere sizi tedavi edecek doktorun size önerdiği beslenme düzeni ile besleniyor olması çok önemli. İyi bir ketojenik uygulayacısı olarak sadece mesleki değil, kişisel tavsiyeleri de değerli oluyor. Bir kere sizinle empati yapabiliyor. İlk görüşmeden sonra (4 ağustos) benden hayatımda hiç duymadığım kalemlerin olduğu bir dizi tahlil istedi. 6 ağustos tarihinde tahlil sonuçlarım çıktığında ise sadece şunu dedim ‘ben kendime ne yaptım böyle’

Benim vücudum çok kolay sinyaller veriyor. Ve daha önceki şekersiz beslenme düzeni sayesinde ben bu sinyalleri çok iyi anlıyorum sanırım artık. Sonuç olarak insülin, kolestrol, vitaminler vb birçok değer yerlerde ya da tavandaydı.

Bu şekilde başladığım yeni düzen ise eski özlediğim günlere kavuşacağımın sinyallerini ilk haftadan verdi. Peki neydi bu sinyaller?

  • Gün içinde ne yersem yiyeyim uykumun gelmesi ve uykuya direnememe
  • Gece uykuya dalışta zorlanma
  • Ağzımın içinde sanki her şeyin tadı aynıymış gibi gelen bir his
  • Nedensiz cilt kızarıkları ve kaşıntılar.
  • Regl dönemlerinde ateşlenmeyi bulan ağrılar ve sancılar. (En az 2 gün evden çıkamayacak şekilde)
  • Sanki kafam bulanıklaşıyor gibi bir his.
  • Nedensiz bel ağrıları.
  • Sosyalleşmeye karşı isteksizlik, evden çıkmak istememe.

Processed with VSCO with a4 preset

 

Bunlar gibi birçok belirti zaman zaman yaşıyordum. Sonuç olarak Can bey bana gerekli gıda takviyeleri ile beraber beslenme listemi verdi. Her zaman söylediğim gibi ne yediğimi değil ne yemediğimi paylaşmak daha doğru geliyor bana. Bana verilen beslenme tablosuna göre

  • Şeker ve doğal şeker içeren (meyveler dahil) hiçbir şey yemiyorum.
  • Paketli, hazır hiçbir gıda yemiyorum.
  • Tahıllar, kuru bakla türevleri, ekmek vs yok.
  • Süt, yoğurt, kefir, peynir tüketmiyorum.

Processed with VSCO with fr4 preset

Ne kaldı dediğinizi duyar gibiyim 🙂 Aslında çok fazla şey kaldı. Bu yazının sonunda yoğurt, peynir zararlıymış diye bir sonuç çıkarmayın. Bunlar benim sonuçlarıma göre olanlar. Zaten normalde ketojenik beslenme içinde bunların çoğu var.

IMG_3134

Sonuç olarak sadece 1 ay olmasına rağmen 136 olarak çıkan açlık kan değerim 90’a geriledi. 8 kg verdim. Cildimde oluşan kızarma, kaşıntı sonra bir haftadır geçti. Gün içinde yaşadığım uyku ihtiyacı bitti.

Ve artık özlem duyduğum hiçbir türk yemeği kalmadığına göre sanırım benim için sürdürülebilir bir süreç başladı. Başta dediğim gibi hala doğruları yanlışları ile öğrenme aşamasındayım. Ve evet yoğurt ve meyveyi yemek istiyorum ama bir gün yiyebileceğimi biliyorum 🙂 Öğrendiğim bir şey varsa o da vücudumuzun sinyaller vererek bizimle konuştuğu ve bizim ona işimize gelmediği için kulak asmamamız.

Tamam tamam itiraf ediyorum 40 yaşa 2 sene kala biraz korkmuş olabilirim 🙂

Evde Kahve Demleme Teknikleri: Chemex

barista günlüğü, kahve işleri

IMG_7666

 

Ülkemizde kahve kültürünün gelişmesi ve buna bağlı olarak nitelikli kahve satan kahve dükkanlarının artması ile beraber birçok demleme yöntemi bilinmeye ve merak uyandırmaya başladı. Nitelikli kahvenin tüketilmeye başlanması ile beraber özellikle ticari kahveye olan ilgi azaldı ve kahve severler bu demleme deneyimini evlerinde de sürdürmek istiyorlar.

Özellikle ilgi çekiçi tasarımları nedeni ile Syphon, Chemex, V60, Aeropress gibi demleme yöntemleri benim gerçekleştirdiğim demleme atölyelerinde en çok merak edilen ve ilgi duyulanlar arasında. Zaten şu an ülkemizde de 3. Nesil çerçevesi içinde en çok tercih edilen yöntemler bunlar.

Açıkçası kahve sektörünün her alanında hizmet veren kişiler için tüketicilerin nitelikli çekirdeğin peşinden gitmesi sevindirici. Sosyal medya üzerinden atölyelere katılamayan kişilerden çoğu zaman bu konu ile ilgili yazı talebi geliyordu. Bu nedenle Chemex ile ‘Evde Nitelikli Kahve Demleme’ yazı dizisine başlıyorum. Keyifli okumalar.

Not: Okurken bazı anlarda tanımlamalar, reçeteler karışıkmış gibi gelebilir ama unutmayın deneyimledikçe sizler de evinizde bir barista kadar iyi demlemeler yapabilirsiniz. Tabi şehrinizde ‘size de deneyimleten’ kahve atölyeleri varsa mutlaka katılmanızı öneririm.

chemex-coffee-makers-with-wood-collar

                                                          

                                                                   Chemex

Chemex 1941 yılında Dr. Peter Schlumbohm tarafından bulunan bir demleme aparatıdır. Chemex tasarlanırken sadece bir kahve demleme aparatı değil bir ritüel yaratılmıştır. Açıkçası kendi tasarımından çok Chemex’in kendi filtresi demleme yöntemi adına fark yaratır. Diğer filtrelere göre %20-30 oranında daha kalın bir filtredir. Kokusuzdur. Filtrenin bu özellikleri sayesinde daha aromatik bir kahve deneyimi yaşamanızı sağlar. 3-6-8 cup olarak farklı boyları bulunan Chemex tasarımı ile ilgi çeker.

Öncelikle demleme kahve deneyimine evinde ilk kez başlayacaklar için gerekli olan bazı materyaller vardır. Bunların başında da bir hassas tartı edinmeniz doğru demleme için iyi olacaktır. Baristaların kullandığı süre de gösteren tartılar başlangıçta sizler için maliyet yaratabilir. O yüzden süreyi telefonunuzdan takip edebilirsiniz.

Bir diğer önemli konu ise demleyeceğiniz suyun hızını kontrol edebileceğiniz bir kettle gereklidir. Profesyonel baristaların kullandığı Buono kettlar bunun için idealdir ama başlangıçta bu da maliyetli gelirse en küçük boy çaydanlıklar ya da piyasada bulabileceğiniz daha ucuz ibrikler de kullanılabilir. Burada önemli olan suyun hızını ve döküleceği yeri tam olarak kontrol edebilmenizdir.

Demleme kahveler kaynar su ile demlenmez. Chemex için ideal demleme derecesi 94-95 derecedir. Eğer derece bilgisi veren bir ısıtıcı kullanmıyorsanız kaynattığınız suyu (ısı ve derece sabitleyen ayarı kapattıktan sonra) 40-60 saniye arasında bekletmenizdir.

Bir diğer önemli konu ise demleyeceğiniz kahvenin Chemex ayarında öğütülmüş olmasıdır. Kahveyi satın aldığınız yere (eğer evde bir öğütülünüz yoksa) bunu mutlaka belirtmeniz ve Chemex’e uygun şekilde öğütülmesini sağlamanızdır.

 

IMG_0003

Gelelim demleme aşamasına:

  • Öncelikle Chemex’i tartınızın üzerine yerleştirin.
  • Chemex’in filtresini yerleştirin. Döküm ağzına filtrenin 3 katı gelecek şekilde yerleştirmelisiniz. (Chemex 3 cup kullanıyorsanız eğer onun filtresinin katlanması farklıdır. Kutusunun üzerinde talimatları takip edebilirsiniz)
  • Filtre yerleştikten sonra filtrenin Chemex’e yapışmasını sağlamak ve aynı zamanda aparatınızı ısıtmak amacı ile ıslatmaya başlayın.
  • İçindeki suyu boşaltın. (Filtre kağıdını kaldırmadan)
  • Tartınızın darasını alın ve kahvenizi ekleyin. Burada ne miktarda kahve koyacağınıza karar vermeniz için aldığınız kahvenin cinsi ve kaç kişi için demleneceği önem taşır. Bir kişi üzerinden konuşmak gerekirse 17-20 gr aralığında kahve yeterli olacaktır. Birçok baristanın farklı reçeteleri vardır. Açıkçası kahve başlı başına kişisel bir deneyim. Sizler de demledikçe doğru oranlarınızı bulacaksınız. Burada bilinmesi gereken en önemli formül 1/16 oranında su kullanmanızdır. Yani her bir gram kahve için 16 gr su.

IMG_0075

Bu aşamada biraz aklınız karışabilir ama başta da dediğim gibi demledikçe bu oranları çok daha rahat bulacaksınız.

Burada anlatırken (benim genel tercihim Chemex için 20 gr ) benim yöntemine göre anlatacağım.

  • 20 gr kahvenizi koyduktan sonra süreyi başlatıyoruz ve  ortadan dışa doğru ince akışı sağlayarak ön demleme yapmaya başlıyoruz. Koyduğunuz kahvenin 3 katı kadar su koyarak ön demlemeyi yapıyoruz. Yani 20 gr için 60 gr su ekliyoruz. Ve 30-45 saniye arası bekliyoruz. Bu aşamada kahvenizden bazı baloncuklar çıktığını göreceksiniz. Blooming (çiçeklenme) dediğimiz bu aşamada kahvenin içindeki istenmeyen gazın çıkmasını sağlıyoruz.
  • Daha sonra 100 gr daha su ekliyoruz. Aynı hızda, ortadan çevreye doğru devam ediyoruz. Bu aşamada tekrar bir 15 saniye bekliyoruz. Bu süreden sonra toplam 320 gr görünceye kadar merkezden kenarlara, kenarlardan merkeze giderek sanki spiral çizermiş gibi suyu döküyoruz.

IMG_0080

Bu aşamayı geçtikten sonra demleme işleminiz tamamlanıyor. Filtrede kalan su çekilene kadar bekliyoruz ve bu işlemler ortalama 4 dakika gibi bir sürede tamamlanıyor.

Kahvenizi bu 4 dakika kriteri üzerinden doğru demleyip demlemediğinizi kontrol edebilirsiniz. Unutmayın eğer 3,5-4 dakikanın altında bir sürede tamamladıysanız kahveniz kalın çekilmiş, üstünde bir sürede tamamlandıysa kahveniz ince çekilmiş olabilir.

IMG_0002

Chemex’in filtresini çıkartıp atın ve servis edin.

Bildiğiniz gibi demleme aparatları ile demlenen kahveler normal granül kahveye göre biraz daha soğuk olur. 94 derece ile demleme başlar ve bardakla servis edilene kadar bu 80-85 dereceye kadar düşer. Bunu en aza indirgemek için Chemex’i sıcak su ile ilk işlemde yıkamanız ve servis edeceğiniz bardaklara da önceden sıcak su koyarak ısıtmanız etkili olacaktır.

Chemex ile demlenen bir kahvenin gövdesi çok gelişmez ama aromatik bir kahve olur. Bu nedenle aldığınız çekirdeğin tadım notalarına bakarak bu şekilde deneyimlemenizi öneririm. Afiyet olsun 🙂

IMG_0082