Ben Bireyim !

anne, bebek, bebek ile yaşam, disiplin, eğitim, kural, sosyal bebek, yaşam

Annelik ne kadar bebeğini ilgilendiren her konuya karşı duyarlı, algısı açık olmayı gerektirse bile bazen bu kadar açıklık bazı konuları kaçırmamıza neden oluyor. Bebeğin doğduğu andan itibaren gerek iç güdüsel olarak bizim gerekse okuduğumuz bilgiler doğrultusunda bazı kurallar belirliyor ve saat saat hatta zamanlama hiç şaşmadan bu kuralları uygulamak istiyoruz. Sabah kahvaltısı, emmesi, uyku düzeni, banyosu, hava şartlarına göre giyimi vs daha aklınıza gelebilecek bir çok başlık altında bazı kararlar veriyor ve eksiksiz uyguluyoruz ya da uygulamaya çalışıyoruz.

Yeni doğum yaptığımız dönemde belki pratikliğin artması adına ya da yeni hayata adapte olmak adına bu kurallar aile için işe yarıyor diyebiliriz. En azından hangi saatte ne yapılacağını bilmek, daha planlı olmak yeni annenin daha rahat karar almasını sağlıyor.
Bu düzenin yeni doğan dönemi dediğimiz ilk üç ay için çok etkili olduğunu söylesek bile öyle bir zaman geliyor ki kurallar tepe taklak oluyor. Tepe taklak oluyor diyorum çünkü anne için bu beklenmedik bir gerçek oluyor. Çok okuyarak, araştırarak ve üstün annelik iç güdüleri ile koyduğu kurallar bir anda geçersiz kalıyor. Anne adına bunun beklenmedik olmasının sebebi ise bu kuralları koyarken bir gerçeğin unutuluyor olması. ‘Elinizde tuttuğunuz bebek bir insan’ ve ‘birey’
İşte bu bizim bazen kaçırdığımız çok önemli bir nokta oluyor. Bebek adına karar almaya o kadar çabuk alışıyoruz ve buna kendimizi o kadar çok kaptırıyoruz ki onun ‘birey’ olduğu gerçeğini es geçiyoruz. İçinizde eminim ‘sadece bir bebek’ abartmamak lazım gibi düşünen vardır ama inanın daha hayatın çok başlarında olan bu güzel varlıkların en az bizler kadar karar mekanizmaları, istekleri, beğenileri var.

Bu noktada kısa bir süre empati yapalım. Ne kadar disiplinli olursanız olun her gününüz her gününüz ile aynı mı? Mesela her gece aynı saatte mi uyumak istiyorsunuz? Ya da çok sevdiğiniz bir yemeği hiç mi yemek istemediğiniz zamanlar olmuyor ? Sizi çok güldüren bir film ya da her hangi bir şeyin artık eğlenceli gelmediği zamanlar olmuyor mu? Bir kaç gün üst üste evde ailenizle kesintisiz vakit geçirdiğinizde hiç mi arkadaşlarınızla başka bir ortamda sosyalleşmek istemediniz ?
Eminim bu soruların çoğuna olumlu cevap verdiniz. İşte bebeklerinde tercihleri aynen bu şekilde değişimler gösteriyor.

Ben kızıma yeni doğduğu dönemden itibaren uyguladığım düzenden gayet memnundum. Bir gün her zaman uyuduğu saatte uyumadığında, en sevdiği mamayı püskürttüğünde, en güldüğü oyuncağını elinden fırlatmaya başladığında ve sokağa çıktığımız zaman gittiğimiz yerlere göre tepkileri değişinceye kadar.

Evet bebeğin bir düzeni olmalı ve çocukluk döneminde disipline edebilmek adına bu döneminden itibaren bu kurallar oluşmalı doğrudur ama bu kurallar asla değiştirilemez değildir. Zaman geçtikçe onlar büyüdükçe bu kuralları, düzen revize etmek bir zorunluluk. Her akşam aynı saatte kızımı uyumaya zorladığımda geceleri çok sık uyanıyor mesela. Ben ise bir gün yarım saat geç bir gün yarım saat erken şeklinde saatleri ile oynayarak onun bunu tercihi olarak algılamasını sağlıyorum. Mesela sürekli gittiğimiz evimize yakın olan bir alış veriş merkezinin bebek bakım odasında sürekli ağlıyor ve oranın duvarındaki büyük bebek resimlerinden rahatsız oluyor. Yani o odaya gitmemek onun tercihi ve ben o merkez ile ilgili plan yaparken o odayı kullanmaya ihtiyacımız kalmayacağı şekilde planlıyorum. Bunun gibi girmeyi sevmediği bazı mağazalar bile var. Yani algımızı biraz onun bakış açısına göre ayarlamak bu ufak ayrıntıları yakalamamızı sağlıyor. Mama düzenine geçtiğimizden beri ise yemek saatlerimiz uyku saatlerimiz gibi az sürelerle öne geriye oynuyor. Meyve ve yoğurt gibi ara öğünleri onun tercihine göre belirleniyor.

Böyle ufak dokunuşlar inanın hayatınıza sihirli bir değnek olabiliyor. Sadece onun kurallarına göre yaşamak değil ama kendi isteklerimizi uygularken onun tercihleri olabileceğini ara ara göz önünde bulundurmak eminim bebeğin psikolojisi için önemli.
Her şeyin fazlası zarar deriz ya işte düzen, disiplin gibi konularda da fazlaya kaçarken birey oldukları gerçeğini unutmamak lazım. Onlar hayata daha açık bilinç ile gelen bebekler ve karar vermek onların hakkı.

Arkadaşlık Meselesi

aile, arkadaşlık, dostluk, erkek, ilişki, kadın, sırdaş

Hayat döngüsü içinde kendi seçemediklerimiz ve seçebildiklerimiz var. İçine girdiğimiz aileyi seçemiyor sonra hayat içinde ilişkilerin çeşitlerine göre görüşüp görüşmeme kararını kendimiz alıyoruz. Bunun gibi bulunduğumuz toplum, ülke, yapı hatta gen haritamız bile bizim dışımızda oluşuyor. Öyle bir ilişki şekli var ki o ise sadece bizim seçimlerimiz ile alakalı. Bu da arkadaşlıklar. Aileniz size bir yere kadar eğitiminizi, karakter şeklini şekillendiren katkılarda bulunabiliyor. 

Aileden kopup sosyal çevrenin öneminin arttığı ilk ergenlik ve gelişme döneminde bizi şekillendiren ilişkiler arkadaşlıklar oluyor. Arkadaşlıklar insan için bir kumar gibi zaman. Zarın sürekli 6:6 gelme ihtimali çok düşük ama geldiği zamanda kişiye kazandırdıklarının değeri paha biçilemez. 

Aslında algımızda sanki arkadaşlık ilişkinin belirli bir samimiyet ve düzeyinde kaldığı kişilere söylenirken dostluk sizin her şeyinizi bilen, sırdaş, en yakınınıza deniyor gibi. Oysa bu ayrım aşk ve sevgi ayrımı yapmak kadar zor. 

Çevremde o kadar çok örnek görüyorum ki aynı anne babadan doğan insanlar birbirlerine beş dakika katlanamaz iken hayatlarına aldıkları arkadaşları ile kardeşten öte olanları. Ben ne yazık ki bazı şanssızlıklar yüzünden kardeş duygusunu yaşayamadım. Tek çocuk olmanın pozitif yönlerini sonuna kadar yaşamama rağmen bu duygu adına her zaman bir açlık hissettim. İşte bu yüzden edindiğim tüm arkadaşlıklar benim için kardeş kadar yakın oldu. Kimi kişilerde bu şekilde sahiplenmenin dersini alırken kimi kişilerde iyi ki hayatıma girdi dedim. 
Peki tek çocuk olmak ile ne alakası var bunun derseniz size biraz anlatayım. Eğer tek çocuksanız okul döneminize kadar yaşı ortalama sizden otuz yaş büyük insanlarla birlikte olursunuz, ailenizin tanıdığı kişilerin çocukları ile geçici ilişkiler kurarsınız, evde tek başınıza oynayabileceğiniz oyunlar keşfetmek ve yaratıcılığınızı zorlamak zorundasınız. Yaptığınız bir hata karşısında size arka çıkacak ya da suçu sizin adınıza üstlenecek kimse bulamazsınız. Bu nedenle sizin yaşıtınız olan ya da size yakın olan arkadaşınız bir anda sizin en değerli varlığınız olur. Çünkü sizi anlar, dinler, ne istediğinizi bilir, yargılamaz, eleştirmez. 
Gerçek dostlukları ayırt etmenizin bir diğer yolu ise araya giren zaman ve yollar oluyor. Hayatta edindiğim en yakın bir kaç dostum ile gerek benim gereksiz tafralarım gerek aramıza giren mesafeler nedeni ile ayrı düştük ama ben her zaman şunu bildim ki ‘onlar hep o kapının, telefonun ucunda’
Yaşanan hiçbir uzaklık aranızdaki duygular gerçek ise size zarar veremiyor. Hayatı kaldığınız noktadan tekrar kucaklıyor ve beraber yola devam ediyorsunuz. 
Önemli olan bu uzaklaşmalarda her zaman kapıyı aralık bırakın. Hayatta şunu öğrendim ki ‘hiçbir olay affedilemez değil’ ve hiçbir olay ‘gerçek dostu kazanmak kadar’ önemli değil. 
Hayat insanlar ile şekilleniyor. Az olsun, öz olsun diyerek yalnızlaşmaya hiç gerek yok. Umarım gerçek dostların sevgisi ile nefes aldığınız bir hayat yaşıyorsunuzdur. Umarım kırgın olduğunuz dostlarınız varsa bu yazıyı okuduktan sonra derin bir nefes alır aslında kızılacak hiçbir şey olmadığınız fark edersiniz. Hayat kızgın olmayacak kadar hızlı. 
‘ İyi arkadaşlar yıldızlar gibidir. Onları her zaman görmezsiniz ama her zaman orada olduklarını bilirsiniz’ 

Sosyal Hayat mı Özel Hayat mı ?

bağımlılık, facebook, foursquare, kadın, pinterest, sosyal, sosyal medya, twitter, vine, yaşam

Günümüzde artık sosyal medya araçlarından herhangi birine üye olmayan insan bulmak zorlaştı. O kadar hayatımıza işledi ki neredeyse sosyal medya yokken ne yapıyorduk unuttuk. Facebook ile başlayan bu alışkanlık twitter, instagram, path, vine derken sonunu alamadığımız şekilde ilerliyor. Öyle bir sistem oturuyor ki çevrenizdeki biri yeni bir ağa üye olduğu zaman uzun süreli kullanmasanız bile bir girip bakıyorsunuz.

Bu alışkanlığın bu kadar hızlı ve etkili şekilde hayatımızda var olmasının en büyük nedeni ise akıllı telefonlar ile ulaşmanın kolaylığı. İşte bu kolaylık bir yandan insanın sınırlarını zorlayabiliyor. Paylaşma ihtiyacı ya da güdüsü hayatımızda öyle bir yer etti ki eğer paylaşmıyorsak yediğimiz yemekten tat almaz olduk.

Kolay iletişim, kişiden kolay haberdar olmak insanların birbirlerini arama sıklığını azaltmış durumda. Facebook’da yeni bir fotoğrafı varsa, yer bildirimi yapmışsa, yeni bir tweet ile bir konuda düşüncesini paylaştı ise içimizde sanki o insan ile görüşmüşüz gibi bir duygu oluşuyor. Birini aramaya yönelik en büyük motivasyon olan ‘acaba ne yapıyor’ sorusunun cevabını biz o soruyu sormadan alabildiğimiz için telefon ile arayıp konuşma ihtiyacı hissetmez olduk. Bunun yanında şahit olduğum bir başka davranış modeli ise ‘sosyal medya tafrası’ Bana inanılmaz komik gelen ama ilişkiler bu mecraya taşındıysa bu davranışında normal olduğunu kabul edebileceğimiz bir durum. Statüse yorum yaptım cevap vermedin, rt etmeni rica ettim yapmadın, fotoğrafımızı koydum paylaşmadın, bana meşgulum dedin kafede bildirim yaptın gibi daha binlerce çeşitlendirebileceğimiz örnek. Böyle bakınca aslında kendi rızamızla ensemizde mobese kamerası taşıyor gibiyiz.

Peki şimdi konuya başka bir açıdan bakalım. Sosyal medya araçları bu kadar yaygın olmasaydı ya da hiç olmasaydı ama insanlar aynı şekilde bu paylaşımcı güdüye sahip olsaydı ne olurdu ? Mesela arkadaşınız saat başı arayıp size nerede olduğunuzu sorsaydı, ne yediğinizi görmek istediğini bu yüzden fotoğraf çekip yollamanızı isteseydi, ilişki durumunuzda meydana gelen değişiklikler için yorum yapıp başkalarına bunu yorumlasaydı ne düşünürdük ? Ne kadar müdahaleci, dedikodu seven, meraklı bir arkadaş profili oldu değil mi? İşte bunu biz kendi rızamız ile sosyal araçlar üzerinden yapınca bu algımız tamamen değişti. Artık merak etmeden cevabı aldığımız zamanlar yaşıyoruz. Ben bazen bu konuda çelişkiye düşüyorum. Instagram, facebook, twitter vb tüm kanalları kullanan biri olarak bu kadar hayatımı paylaşmanın rahatsızlığını ara ara yaşarken bir yandan modern çağın bu gelişmesine kendimizi bırakmamız ve ayak uydurmamız düşüncesi ile kendimi telkin ediyorum.

 Özellikle aile ve yakın çevremden uzak yaşadığım üç yıllık süreçte ( ki bu sürece bir hamilelik eklenince ) çevremi haberdar etmek ve onlardan haberdar olmak yoğun olarak kullanmamı sağladı. Aslında artık ‘özel hayat’ kavramı bizler için değişti. Sınırlarımız biraz daha esnedi. Bilinir olmak keyif verici oldu. Yinede kişisel olarak sınırlar çizip belirli bir noktada tutmak eminim faydalı olacaktır.

Başka bir yönden bakmak gerekirse ‘bilgi almak’ kavramını kişisel bilgi dışında tutarsak bu kanalların bize ne kadar yardımcı olabildiğini görmemiz mümkün. Örneğin foursquare uygulaması sayesinde özellikle tanımadığım semtlerde yemek yemek, kahve içmek ihtiyacım olduğunda doğru adresleri bulabiliyorum. Instagram sayesinde gideceğim ülkenin neresinde, ne yenir, ne içilir, neresi gezilir sorularına fotoğraflı yanıtlar bulabiliyorum. Twitter sayesine sonsuz internet denizinde kaybolduğumda kafamdaki soruya cevap verip, eğrisini doğrusunu tartışacak arkadaşlar edinebiliyorum. Facebook zaten fiziksel olarak da yıllardır hayatımda olan insanların kayıtlı olduğu bir alan olduğu için benim ailemi temsil ediyor denilebilir. Bunun yanında pinterest sayesinde yaratıcı fikirler edinip bu yönümü geliştire biliyorum. Yani doğru zamanda doğru mecrayı yerinde kullandığımızda sağ kolumuz haline gelebiliyor.

 Sosyal hayat mı özel hayat mı ayrımına gitmeden ikisinin dengeli yürüdüğü yeni sosyal hayat ile yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor sanırım.
Herkesin kendini ifade etmeye ihtiyacı var ve bunun için kullandığınız araç size iyi geliyorsa üstüne çok düşünmeye gerek yok. Sadece arada bir kapatıp derin bir nefes almayı unutmamak lazım.

Not : Fotoğraflar google ve pinterest kaynaklarından alınmıştır.

Kadınsam Günahım Ne ?

çocuk, erkek, gelişim, kadın, yaşam, şiddet

İnsan cinsiyetini seçemeden geliyor dünyaya. Hangi olanaklara, hangi ülkeye, hangi topluma üye olacağını bilmesen bile zaman içinde seçimlerin doğrultusunda bunlarda kolayca değişiklik yapabiliyorsun. Oysa cinsiyet senin seçmediğin ama sen doğmadan yaşadığın toplumda çoktan kuralları konmuş bir kader oluyor. Aklınızdan  ‘istersen değiştirirsin’ cümlesi geçmiş olabilir ama zaten bunun zorlukları, toplumsal baskısı ve ülkemizdeki bakış açısı ortada iken çok kolay bir seçim olmadığını biliyoruz.

Aslında yazmak istediğim konu bu ülkede ‘kadın’ olmak bu kadar zor iken ‘tercihli kadın’ olmayı hiç tartışmaya gerek yok. Peki bu kadar ataerkil gözüken ama aslında doğudan batıya evlerin içinde anaerkil yapı varken neden kadınlar şiddet gören, ikinci sınıfa itilen, seks objesi olarak görülen ve çoğu yerde sadece doğurganlık görevi için kenarda tutulan varlıklar haline geldi.
Belki anaerkil bir yapımız olduğuna itiraz edenleriniz olabilir ama ülkemizde özellikle bir çok Anadolu kentinde, köyünde kadının sözü erkeğin sözü kadar geçerli durumda. Bu yapılara baktığımızda teorikte işleyen sistem ile pratikte işleyen sistem çok farklı. Bir toplum bilimci değilim ve bilimsel açıdan bu konuyu inceleyecek yetkinliğim yok ama sadece ‘kadın’ olgusu ile ilgili bir kaç görüşümü paylaşmak istiyorum.

Neden son zamanlarda bu kadar çok şiddet gören, öldürülen, eğitim hakkı elinden alınan kadınlar arttı ? Aslında artmadı sadece bizlerin farkındalık düzeyi arttı. Kadın cinayetleri ya da sığınma evlerinin istatistik kurumu verilerine bakarsanız rakamlar arası çok büyük oynamalar yok. Tabi bu demek değil ki bu konu çok abartılıyor. Tam tersi bu konu hakkında harekete geçme konusunda geç kaldığımızı düşünüyorum. Sürekli televizyonlarda ya da yazılı medyada ‘kadın eğitim düzeyi’ düşüklüğünü neden gösteren konuşmacılar duyuyor, okuyorum. Sanki hiçbir eğitimli kadın bu tacize ve şiddete maruz kalmamış gibi gördüğü şiddette neden olarak yine kadını suçlayan sözde uzmanlar. Evet kişinin kendini geliştirmesi önemlidir ama bu ona sadece böyle bir durum ile karşı karşıya kaldığında neler yapabileceğini öğretir. Bizim eğitmemiz gereken, müdahale noktamız şiddeti gösteren kişi ya da kişilerin eğitimi olmalı.

Şimdi diyebilirsiniz ‘eğitimli erkek şiddet uygulamıyor mu’ işte bu noktada eğitimden ne anladığımız önemli. Benim bahsettiğim ne gidilen okullar ne okunan kitaplar. Bu sosyal soruna karşı eğitim sadece aile tarafından verilebilir. Birincil olarak bu eğitimden sorumlu olan kişi yine erkeğin annesidir. Doğdukları andan itibaren öyle bir ‘sen farklısın’ ‘sen erkeksin’ ‘sen güçlü olansın’ ‘sen özelsin’ algısı ile büyütülüyorlar ve kendi seçmediği sadece yaratan tarafından doğanın ona verdiği cinsiyeti bir başarı hikayesiymiş gibi ona sunuyorlar ki tabi bu çocuklar büyüdükçe ona göre diğer olan cinsiyeti üstünde baskı kurabileceği bir şey olarak görüyor. Bunun yanında evde anne, babanın önünde sadece ona hizmet eden bir varlık olarak yaşıyorsa çocuğun kafasında bu algı yer ediyor.
İşte bu noktada çalışan, hayatın içinde olan anne modelinin önemini her zaman söylerim ama özellikle erkek annesi olanların çocuklarının kafasında yaratacakları ‘kadın’ rolü açısından görevleri büyük. Daha çocukluk aşamasında ya da ergenliğinde onun kız arkadaşları için söyleceğimiz tek bir yanlış cümle onun kafasındaki bir çok algıyı etkileyecektir.

Sadece anne değil elbet annenin baba ile olan ilişkisinde çocuğun önündeki rol model baba olacaktır. Erkek çocuk babasının tıraş olmasını nasıl taklit ediyorsa, kız çocuk annesinin makyajını nasıl taklit ediyorsa kadın erkek ilişkisini de bu iki rol model üzerinden öğrenecektir.
Toplum olarak gurur duymamız gereken iki şey hapishane ve sığınma evleri sayılarımız ve bu ikisinde de gün geçtikçe sayılar trajik oranlarda ilerleme gösteriyor.  Dikkatler bu kadar ‘kadın’ üzerinde çekilmişken umarım müdahale edecek konumda olan insanlar öncelikle aile içi eğitim üzerinde çalışırlar.
Zaten çalışma hayatı içinde tutunmasının zor olduğu, reklamlarda bile cezbeden seks objeleri olarak gösterilen kadınların aşması gereken onlarca sorun var iken bir de sadece erkek olmadığı için şiddet görüyor olması yeterince ağır. Umarım öncelikle biz kadınlar gerçek ‘erkekler’ yetiştirmeyi beceririz.

Her Doğum Kendi Masalını Yazar

ameliyat, anne, anı, baba, bebek, doğum, doğum fotoğrafçısı, doğum fotoğrafı, epidural, sezeryan

Her doğumun kendi içinde özel, masalsı bir hikayesi var. Herkesin yaşadığı ‘o’ an başka duygular barındırıyor. Doğum zamanı yaklaştıkça bilgisayarı karşıma alıp onlarca doğum hikayesi okuduğumu, videolar izlediğimi, fotoğraflar baktığımı hatırlıyorum. İnanın hiçbiri bana o gün geldiğinde ‘evet bunu okumuştum, biliyordum’ dedirtmedi. Öyle bir an öyle bir zaman dilimi yaşıyorsunuz ki hastaneye ayak bastığınız dakikadan itibaren her şey yeni, farklı, merak uyandırıcı oluyor.
Ben ve doktorum son kontrollerim yaklaşırken bazı nedenler dolayısı ile doğumun sezeryan olması konusunda karar verdik ve ben doktoruma olan ‘olması gereken’ sonsuz güvenim ile kafamda hiçbir soru işareti kalmadan bu fikri doğru buldum. Hamileliğim boyunca gittiğim tüm hamilelik, doğum, anne bebek eğitimlerinde derslere giren uzmanlardan aldığım tek ortak bilgi buydu. ‘Doktorunuza ve iç sesinize güvenin’

Sezeryan doğum yapmış biri olarak o günü daha programlı yaşama şansınız oluyor tabi. Sonuçta hastaneye gideceğiniz saat, kanınızın alınacağı saat her şey belli ve bir aksilik yaşanmadığı sürecede her şey plan doğrultusunda işliyor.
Hastaneye ben, eşim ve ailem hep birlikte gittik ve bir gece önce heyecanın verdiği adrenalin ile sabahın en erken saatinde dikildiğim için kahvaltıyı hastanede yaptık. Not olarak onlar yaptı ben izledim malum ameliyat öncesi açlık halleri.  O sırada sürekli elim karnımda ‘şu kadar saat sonra yanımda, kucağımda’ diyerek kendimi telkin ettiğimi hatırlıyorum.
Bir süre sonra doğum sürecinden sorumlu olan danışman hemşiremiz yanıma geldi ve kan tahlilleri, hazırlık aşamaları için odamıza çıkmamız gerektiğini iletti. İşte o an hayat durdu ve bir film şeridi akmaya başladı. Heyecan, korku, sabırsızlık aklınıza gelebilecek her duygu ile sarsılıyor ağlarken gülüyor gülerken ağlıyorsunuz.
Odamıza çıktık tahliller, kıyafet değişimi vs derken hemşire gelip ‘epidural için hazırız’ dedi. İşte benim günlerce bilgisayar karşısında ter dökmemi sağlayan an o andı. Doğumdan daha çok bir iğnenin belime girecek olması, orada kalacak olması, sonrasında yaşatabileceği dayanılmaz baş ağrılarını düşünerek ameliyathaneye indik.

Önümde bir hasta bakıcıya tüm gücümle dayanmış halde arkamda anestezi uzmanının oluşabilecek komplikasyonları anlatmasını dinlerken birden ‘tamam bitti şimdi biraz bekliyoruz’ dediğini duydum. Evet aynen böyle oldu. İnanamamıştım. ‘Aylardır araştır dur hiçbir şey hissetme yani’ dediğimi hatırlıyorum. Bu arada komplikasyonlara gelince doktor cümlesini tabi bunların görülme az şeklinde bitirdiği için gönül rahatlığı ile uyuştum. Burada süre kişinin eşiklerine göre değişiyor tabi ama çok uzun süre beklemediğinizi söyleyebilirim. O anda kızımın karnımın içinden son kez beni tekmelediğini hissettim. ‘anne ben geliyorum’ dedi.
Benim bu hazırlıklarım yapılırken eşim yan odada ameliyathane kıyafetleri giymekle meşguldü. Ben masaya yatırıldım ve eşimi içeri aldılar. İşte o an tüm endişelerim, korkularım yok oldu. Bence eşin o doğumda olması çok önemli ve gerekli. O özel ana tanıklık etmesinden çok bana ev huzurunu hissettirdi. Bana bir şey olmaz, kızıma bir şey olmaz babamız yanımızda duygusu çok önemli bir duygu. Bu konuda kafası karışık olan anne adaylarının biraz bu yönden düşünüp karar vermelerini isterim.

Bu anlattığım uzun hazırlık sürecinden sonrası o kadar hızlı geçiyor ki bu nedenle anılarınız hep ön hazırlıkla ilgili oluyor. Doktorumun gelmesi, yardımcı cerrahların esprileri, melek hemşirelerim hepsinin o gülen yüzleri sayesinde her şey güzeldi.

Vücudunuza dair hiçbir şey hissetmeseniz bile o ilk ağlama sesi geldiği anda kalbimin tüm vücuduma hükmederek titrettiğini hatırlıyorum. O ağlama sesi hayatımda duyduğum ilk ‘ ilahi ses’ sanki.
Gözlerim eşimde onun gözleri kızımızın olduğu noktada acaba bir şey yakalar mıyım diye izledim dakikalarca. İşte o aşamada doktorunuz, ameliyat ekibi o kadar önemli ki. Saniye saniye ne yaptıkları bildim. Bu içimi rahat tutmamı sağladı ve inanın kızım kucağıma getirilirken önce kokusu geldi. Ameliyathane ortamının steril kokusuna rağmen ayırt ettim.

Ne yazık ki o an çok uzun sürmüyor. Bebeği ilk kontrolleri ve hazırlığı için sizden alıyorlar. Eşinizde bebekle birlikte yola çıkıyor ve sizin dikiş aşamanız başlıyor. O anlar geçmeyeceği için sanırım o aşamada bana bir sakinleştirici verip dikiş işlemi bitene kadar yarı baygın dinlenmemi sağladılar. Sonra uyandırma odasında geçmeyen on beş dakika ve sonunda odanıza ailenizin yanına dönüşünüz.

Doğan minik ile ameliyathanede tanışmış olmamıza rağmen odaya getirilişini sabırsızlıkla bekledim. Sanki yıllardır hayatımda varmış ve yıllardır görmemişim gibi hasretle sarıldım ona. O andan itibaren yaşanan duygu değişimleri tarif edilemez hisler. Değişen hayatın en güzel meyvesini yemek gibi. Aslında her duygudan arınmış ‘saf’ bir şeyi elinizde tutuyorsunuz.

Şimdi özellikle bu yazıyı yazarken neleri hatırlıyorum neleri hatırlayamıyorum diye düşünürken o günün gizli oyuncusunun önemini unutmamam gerek. Doğum fotoğrafçımız Burçin Çobanoğlu. Öyle profesyonel oluyorlar ki varlıklarını hissetmiyor ama her anda yanınızda olduğunu fotoğraflardan fark ediyorsunuz. Şimdi bir kez daha o anları fotoğrafladığımız için çok memnunum. Sizin görmediğiniz bir çok anda fotoğrafçı orada oluyor ve o anlara bu sayede tanıklık ediyorsunuz. Bize hatırlattığı her an için sonsuz teşekkür ediyorum. Merak edenler için adresi :  http://www.burcincobanoglu.com/
Ve tabi asla ama asla unutamayacağım incelikler sunan Acıbadem Maslak Hastanesi ve sağlık ekibi iyi ki varlar. Yeni doğum yapmış bir kadına duş şansı sunup odasına kuaför getirtmek ancak onların yapabileceği bir incelikti sanırım. Enerjimin tavan yaptığını hatırlıyorum.
Ve bu uzun yolu bizimle gece gündüz aşan Prof. Dr. Bülent Tıraş ve ekibi hayatımın en güzel hediyesine onlar sayesinde kavuştum.
Bunları neden söylediğimi düşünüyor olabilirsiniz. İnanın bu isimler aklınıza hayatınıza kazınıyor. Bu bir ekip çalışması halini alıyor ve gözünüz kapalı kendinizi ellerine emanet edebileceğiniz bir ekiple yürümek tüm zorlukları kolayca aşmanızı sağlıyor.
Şunu unutmayın ‘her doğum kendi masalını yazar ve masalın kahramanı sizsiniz’ Eğer bu süreçleri daha yaşayacaksanız size tek tavsiyem ‘kendinizi akışa bırakın’ ve ‘masalınızı dinleyin’