Sözün bittiği yer

yaşam

20130531-170837.jpg

Söze nereden başlarım bilmiyorum. Şu son bir kaç günde ülkenin kalbi Taksim bölgesinde yaşanan insanlık dışı olayları hangi kalıplara oturturum. Olayları hazmetmek mümkün değilken televizyonda sanki bir gerilim filmi izliyor gibiyim. Aslında izlerken, okurken, destek olurken madalyonun iki yüzünü görüyorum. Evet aşırı güç kullanımı, demokratik ülkeye yakışmayan sahneler yanda insanlığımdan bin kere utandıran kareler. Bir diğer tarafta ise “bu ülkeden adam olmaz” dediğim hatta “umudumu kaybettim ben” diye sayıkladığım son zamanlarda bana tokat gibi gelen “bu ülkede hala hayat var” mesajını veren direnen binlerce insan. Bir ağaç için bu kadar rahat örgütlenebilen, tek vücut, tek nefes olabilen insanları görüp insanın duygusallaşmaması mümkün değil. Ben evimde bebeğime bakmak için otururken benim adıma, kızım adına orada biber gazı yiyen, itilen, kakılan herkese tek tek hakkınızı helal edin diyorum. Bugün oradaki binler senin, benim geleceğimde tek başlı diktatörlerin savurduğu tehditlerden bizi koruyor. Bugün oradaki binler bana biraz olsun daha umut oluyor.

Ülkem yorgun son zamanlarda. O kadar yorgun ve o kadar bezmiş bir halde ki “böyle gelmiş böyle gider” duygusu almış başını gitmiş ama şu son bir kaç günde gördüklerim hala bu ülkenin gelişmek için, medeni devletler seviyesine gelmesi için bir umudu olduğunu gösterdi.
Bunun yanında hukuki hak ve özgürlüklerimizin kısıtlanması, kişi başıns düşen oksijenden daha çok biber gazı olması, sözde bizi korumak için var olan güvenlik güçlerinin bize zarar vermek için çalışması bu ülkenin alnında her zaman birer kara leke olarak kalacaktır. Ben hiçbir zaman ülkemi başka ülkeler ile kıyaslamayı ya da bak batı çok şeker hep insanlar mutlu bi ucuz benzetmeler ile karalamayı sevmem çünkü biliyorum ki bu ülke bir çok Avrupa ülkesinden daha vicdanlı insanların olduğu bir ülke.

Sadece üzerimizdeki ataleti atıp bir an önce aslında hala gücün bizde olduğunu fark etmemiz. Bir çok bahane ile vakit ayırıp gidip kullanmadığınız oyunuzun aslında nemkadar önemli olduğunu fark etmek gerekli. Bırakın tatil programını ve ya başka nedenleri gerekirse hasta yatağınız ile gidip kullanın oyunuzu. 75 milyon içinde 1 oyun önemi yok gibi gözükse bile unutmayın o 1 olmasa 75 milyon olmaz.

Hangi partiyi desteklediğin ya da hangi ideolojide olduğun önemli değil. Bir partiyi desteklemek her yaptığını kabullenmek değilki. Eminim şu an hükümeti destekleyip bu olayları göz yaşları ile izleyen insanlar çok. Sadece birliği sağladığımız böyle zamanlarda ufak tefek konular ile ayrışmayın. Unutmayın çok sesli olmak bu ülkenin en güzel yönü.
Dün, bugün, yarın benim adıma Gezi Parkında nöbet tutan, ses çıkaran, gaz yiyen tüm arkadaşlarım hakkınızı helal edin. Size yarınımız için ne kadar teşekkür etsek az.

20130531-170541.jpg

İyi ki Doğdun Kızım

bebek ile yaşam, Uncategorized

20130529-223917.jpg

Nasıl geçti bir sene bilmiyorum. Her şey o kadar dün gibi ki. Senin varlığını öğrendiğim ilk gün, beraber büyüdüğümüz geliştiğimiz 9 ayın ve sonrasında geçen bir yıl. Aslında ileriye ve seni bekleyen güzel hayata bakınca bu geçenler daha hiçbir şey değil.
Bebeğim, bana hissettirdiğin şeyleri hangi kelimeler ile karşılar ve anlatırım bilmiyorum ama sen beni koza gibi sarmalayan, benden başka bir ben yaratansın. Belki fizyolojik olarak ben seni doğurdum ama ruhen sen yeni bir ben yarattın. Hayata daha sağlam basan, arınmış, büyüyen yeni bir ben. Bana hayatın bu yönünü öğrettiğin ve seninle her gün yeni bir şey keşfetmemi sağladığın için çok teşekkür ederim.

Kızım, hayat çok karmaşık ya da çok savaş isteyen bir süreç gibi gelir bazen insana ama eğer sen doğruysan hayat sana hep güzellikler sunar. Hayatının her önemli anında her yanında durmam gerektiği zaman orada olacağım fakat yalnız olman gereken anlar olacak işte o anlarda yönünü hep kalbin belirlesin. Vicdanlı yetişeceğine inandığım için yönün hep doğru olacaktır.

Canım kızım şimdi 1 yaşındasın. Ömrün sağlıklı ve güzelliklerle dolu olsun. Sana elimden gelen her şeyi vereceğim ya da benim veremediklerimi alman için arkanda olacağım. Bebeğim bana aşk ile bakan gözlerin hayata da hep öyle baksın. Yaşadığımız her günü hatırlanmaya değer kılalım. Bana attığın ilk tekmeden o ilk titreşimden beri seninle yaşadığım her an o kadar yoğun ve özel ki. Bi’tanem 30 Mayıs 2012 senin doğum günün bizim baban ile yaşadığımız en güzel gün. Hoşgeldin annecim hayatımıza. İyi ki doğdun ve umarım iyi ki dediğin günlerin çok olduğu zamanlar yaşarsın. Seni çok seviyorum ve bana gülümsediğin an duran nefeslerim dışında her nefesimi senin için alıyorum. Mutlu yıllar prensesim …

20130529-223951.jpg

Bir Dilim Kitap

yaşam

Ülkemizde kitap okuma oranları malum. Şimdiye kadar yapılan bir çok araştırma yüzde %2 gibi komik bir oranda kitap okuyan bir toplum olduğumuzu gösteriyor. Tabii bu araştırmaların büyük bir çoğunluğu çok güncel değil. Şu dönemde tablet bilgisayarlar üzerinden okunabilen e-kitap mevzusu üzerinde tartışmalar var. Bunun kitap satışlarını olumsuz yönde etkileyeceğini ön gören klasikçiler ve bunun çağın bir zorunluluğu olarak gören çağdaş okur yazarlar. Bu konuda aslında ben biraz klasikçiyim. Bir kitabı dokunarak seçmenin, onu koklayarak özenle satın alıp saklamanın yerini hiçbir yeniliğin tutamayacağını düşünüyorum. Bunun yanında bazı araştırma yazılarının, makalelerin hatta dergilerin online ortamda okunabileceğini düşünüyorum. 

Konuyu başka bir yöne taşımak gerekirse internet kullanımı, teknolojik gelişmeler ve sosyal medyanın kitap okurlarını baltalamadığını tam tersi okumayanı bile motive ettiğini düşünüyorum. Hatta daha ötesi eminim. Sosyal medya bize yeni yazarlar kazandırmak dışında aynı zamanda bir çok yazarın tanınmasını, okunmasını sağladı. Kulaktan kulağa olan en etkili reklam metodu sosyal medya sayesinde edebiyat dünyasına yaradı. 

Bundan sadece dört beş sene önce en iyi satışı olan yazarlar bile ilk baskıda 50.000 sayısını geçemezken şu an bir çok yazar 150.000 baskı ile çıkıyor. Bu konuda pozitif yön çok fazla. İşte bu konudan başka bir konuya pencere açıyorum. Peki hangi kitaplar kitaptır hangileri kime göre edebiyattır ya da değildir? Nedense özellikle sosyal medya üzerinden çıkan yazarlar için oluşan bu sabun köpüğü algısı ve yazdıkları sanki herkesin iki saatte yazabileceği şeylermiş gibi konuşulması çok rahatsız edici. Zaten okuma oranı yerlerde olan bir ülke için bir de birilerinin çıkıp o edebiyattır bu değildir gibi çıkarımlar yapıp motivasyon düşürmesi asıl kendilerine vurulan birer darbe.

 Ben bir çok yazarı takip etmeye çalışıyorum. Açıkcası benim takibim yazardan çok yayınevi üzerinden işliyor. Can, Doğan, Pegasus gibi çok bilinen yayınevleri dışında günümüz sosyal medya yazarlarına yer veren O kitap ya da hala edebiyat mı değil mi diye tartışılan çik-lit tarzını destekleyen Artemis yayınları en sık takip ettiklerim. Açıkcası ben birileri için okumadığımdan insanların bu konuda düşünceleri çok önemli değil. Ben bir akşam Kafka’nın içinden çıkılmaz betimlemelerini okurken bir akşam Sophie Kinsella’nın romantik komik cümlelerini kahkahalar ile okuyabiliyorum. İnanın ister büyük edebi bir eser olsun ister birilerinin küçümsediği çik-lit tarzı hepsinin bize getirdiği bize kattığı bir şeyler var. Aslında konu kimse için tek bir doğrunun olmadığı hele konu sonsuz kelimeler dünyası ise. Bu konuda neden yazdım bilmiyorum ama sanırım ana fikir “ne olursa olsun okuyun” Kendinize verebileceğiniz en güzel hediye bir fincan kahve ve bir kitaptır her zaman. Zamandan kendinize bir dilim kitap çalın.

Acımıyor Acıtıyor

yaşam

Zor günler yaşıyoruz. İçinden çıkması, yorumlaması bile zor günler. Sanki ülke olarak bir kara bulutun altına girdik çıkamıyoruz. Her bir köşede bir evlat öksüz kalıyor ya da bir anne evlatsız. Adına siyaset, terör, futbol, taraftarlık diyorlar. Sanki olaylara isim koyunca her şey kabul edilebilir oluyor. İşin özünde hep ama hep insan kaybediyor.

Aklımız ermez, içini bilemeyiz diyoruz bazen sanki aklımız erse ya da olayı bilsek derinlemesine temeldeki gerçeği değiştirirmiş gibi. Giden can olduktan sonra cümlenin sonuna öyle bir nokta gelir ki o nokta kalır boğazında tıkar. İster hain bir pusu olsun, ister şerefsizce atılmış bir bomba ya da sadece forma yüzünden çekilen bıçak, sıkılan kurşun hangi gerekçe hangi paylaşılamayan gerçek gideni döndürüyor ? Hangi gerçek yetim kalan çocukları ısıtıyor ya da evlatsız kalan annenin yüreğini soğutuyor?

İşin bu kısmı değil aslında birazda anlatmak istediğim. Asıl beni sinirlendiren, insanlığımdan utandıran bazen değil çoğu zaman hayrete düşüren şey insanların verdiği tepkiler. Ortalama bir standartta gördüğün insanların insanlıktan yoksun, vicdandan arınmış cümleleri. Sadece bir takım tutuyor diye ölen kişiye ‘iyi olmuş’ yazabilen ya da onlarca insanın nedensizce ölmesini ‘elden ne gelir ya’ diyerek geçiştiren insanlar. Biz ne zaman bu kadar vicdansız olduk ? Biz ne zaman kendimizden, halkımızdan, ait olduğumuz toplumdan bu kadar nefret eden insanlar olduk?
Duyarlılığı sadece cümlelere sığdıran ama iç dünyasında umursamadığı belli kalıp cümleler arkasına saklanan insanlar. Bilmiyorum anne olmanın verdiği bir korku mu bu ama ben böyle bir toplumda bu kadar vicdansız, kalpsiz insandan kızımı nasıl koruyacağım? İçim hiçbir zaman rahat olmayacak mı? Başka toplumları övmek ya da başka ülkeler sanki çok matahmış gibi bir algı oluşturmak istemiyorum tam tersi duyarlılığı, yardımseverliği, vicdanı olan bizlerin nasıl oldu da bu kadar ruhsuz bir yapıya geldiğimizi anlamaya çalışıyorum.

Sosyal medya araçlarında bile aynı tarafta olup sürekli tartışan insanları okuyorum. Herkes acısını farklı yaşar. Bazı insanlar cümlelere dökemez bazı insanlar yazarak rahatlar ama nedense oluşturulan garip mahalle baskısı yüzünden soğuk, içten olmayan cümleler okuyorum. Hep başkalarının harekete geçmesini bekleyen ya da başkasını izleyip, eleştirip kendini bir türlü görmeyen insanlar. Bıçağı bin kere kendine vurduğunu fark etmeyenler.

Uzun lafın kısası korkuyorum. Gün geçtikçe daha insanlıktan yoksun olmaktan, duygusuzlaşmaktan ve kavga etmeden kendini ifadede zorlanan insanlar haline gelmekten çok korkuyorum. O yüzden diliyorum ki bu farkındalıkta olan bizler vicdanlı bireyler yetiştirmeyi ve iyi olanı korumayı bilen insanlar yetiştirmeyi başarırız. Umarım bir gün evlatsız kalan kolları, annesiz babasız kalan minik yürekleri ısıtmayı öğreniriz. Ve her şeyden öte umarım ‘değiştirme gücü’ yüksek bireyler oluruz.

Beni Uzaktan Sevmek

bebek ile yaşam

Biz annelerin en büyük sorunu dışarıdaki herkesten “anne duyarlılığı” beklemek. Sanki herkes çocuk sahibi ya da herkes her an bebeğin hijyenini düşünecek duyarlılığa ya da bilgiye sahipmiş gibi bebeklerime ellerini uzatarak yaklaşan insanlara karşı biraz mesafeli durabiliyoruz. Bir çok anne bebek meselesinde olduğu gibi bu konuda da maalesef kafalar karışık ve iki farklı doğru birbiri ile kavga ediyor.


Kızım sosyal bir bebek. İnsanları izlemeyi, onlara gülümsemeyi ve onlara kendini sevdirmeyi çok iyi biliyor. Tabii bizimkinin bu şımarmalarına karşılık olarak insanlarda onunla iletişime geçiyor. İçlerinde anne ya da baba olduklarını tahmin ettiklerim ilgilerini belirli bir mesafeden ya da sadece ayaklarına vb yerlerine dokunarak gösterirken hayatlarında ilk kez bebek görmüş gibi davranan bir grup ise ellerini, yanaklarını öpme girişimine giriyor. Aslında insanların ilgisinden asla ama asla rahatsız olmuyorum. Hatta kızımın her farklı insana verdiği farklı tepkileri izlemek komik ve eğlenceli oluyor. İşte bu noktada insan o hiç tanımadığı insanlardan biraz empati bekliyor. Yolda gördüğünüz her hangi bir insana ‘ne tatlısın sen gel seni öpeyim kucaklayayım’ diyor musunuz? Ya da birden bire hiç tanımadığınız birinin yanağından sıkı bir makas alıyor musunuz? Peki sadece bebek ve kendini savunma yeteneği gelişmediği için bir insana bunları yapabileceğimize bizi hangi kültür inandırdı?

Aile ortamında veya yakın arkadaş ortamında kibarca yapabileceğiniz uyarıları hiç tanımadığınız insanlara yapamıyorsunuz. Yani sokakta kocaman bir öpücük ile yaklaşan bir kadına dur önce elini yüzünü yıka al şu anti bakteriyel jeli sür falan dememiz mümkün olmuyor.


Öyle örnekler yaşadım ki şimdiye kadar okuduğunuz cümlelerde kafanızda ‘ iyi ki bir bebeğin var aman sar sarmala evde sakla’ gibi cümleler geçirdiyseniz bile bana hak vereceksiniz.

İstiklal caddesinde yolumu kesen sarhoş ve sigara içen kadının ben elimdeki torbayı bırakana kadar kızımı kucaklamak için pusete eğilmesi ya da bindiğim taksi şoförünün ben puseti katlarken kucağımdaki kızımı şap diye yanağından öpmesi. Yemek yediğimiz bir yerde bir kominin elindeki mantarları görerek kızıma doğru sevme hareketinde bulunması. İnanın daha çok sayarım. Ben asla bebeğin bir yerine dokunmam sadece elleri diyerek aklınca bilinçli olan kişilerin bebeklerin en çok ellerini ağızlarına soktuklarını bilmemesi.
Elbet kızımı hijyen paketi içinde büyütmüyorum. Hatta bir çok konuda öyle rahatım ki bunun karşılığını pozitif yönde aldığımızı düşünüyorum ama hiç tanımadığınız o andan önce tuvalete mi gitti, nereye dokundu bilmediğiniz insanların birden bire izinsiz çocuğuma doğru hamle yapması beni rahatsız ediyor.



En azından bağışıklık sisteminin kurulduğu bu gelişme dönemlerinde bu kadar hassasiyet normal bence. Yoksa birileri kızımı sevdikçe, ilgi gösterdikçe ben niye mutlu olmayayım. Sadece anlatmaya çalıştığım onların birer birey olduğu gerçeğini unutmamak. İnsanlara kolay kolay hayır diyemeyen biri olarak zaten izin isteyen kişilere hayır diyemiyorum bir de üstüne böyle tacize varan davranışlar geldi mi doluyorum. Günümüzde doktorlar temas ile geçen milyon tane hastalığı medyada sıralarken anne görüşü ile biraz abartılı düşünme konusunda bizlere hak verin. Unutmayın kişisel hijyeninize güvenmiyorsanız onları uzaktan sevmek aşkların en güzeli.