Bir Dilim Diyet Hali

diyet

Diyet yapmanın teknik kurallarından ya da süreci kolaylaştırabilecek etkenlerden şimdiye kadar bahsettik. Bir de bu süreci sosyal hayat içinde nasıl yaşadığımızı konuşmak gerek. Öncelikle ister kendiniz bir şeyler deniyor olun ister bir uzman kontrolünde bu süreci geçiriyor olun uyguladığınız diyet listeleri aşağı yukarı aynı temellere dayanıyor. Peki bu olmazsa olmaz listeleri sosyal hayat içinde uygulamak ne kadar kolay? Daha doğrusu kolay mı? Cevap veriyorum. KOLAY DEĞİL !

5e822ed28501aa87d0ac5aa8ebc36b30

 

Rutin hayatımız içinde en rahat sosyalleştiğimiz alışveriş merkezleri ya da gitmeyi çok sevdiğiniz yerlerde bulunan yemek tüketimi tamamen bambaşka bir sistem üzerine kurulmuş. Belki üç ana öğününüze benzer bir şeyleri bulmak kolay olabiliyor. Kolay olabiliyor derken sadece idare ediyorsunuz. Maalesef bugün sözde ‘sağlıklı’ yemek sunduklarını iddia eden bir çok işletme maalesef bu uygulamaya çalıştığımız listelerdeki ürünleri tam anlamıyla içermiyor. Evde yaptığınız sebze ya da et yemeğinizi nasıl, ne kadar bir yağ ile pişirmeniz gerektiği belli. Tabii bunu aynen bulabilmek hayalcilik olur ama sözde ‘zeytinyağlı’ diye bize sunulan bir çok yemek birer kalori bombası olabiliyor. O zaman sende salata ye diyebilirsiniz bu noktada. Tamam varım ama bir çok şehirde şubesi olan, bildiğimiz mekanlarda önünüze getirdikleri salataları inceleseniz gidip bir ufak hamburger yeseniz daha sağlıklı olabilir. Hadi sipariş verirken bu tüketmediğiniz şeyleri çıkartmalarını istediniz. Bu sefer önünüze dörde bölünmüş bir atom marul ortasına koparıp atılmış bir iki yeşillikten başka bir şey gelmiyor. Yani diyette olan kişi ya yemeğini yanında taşımak zorunda kalıyor ya da o öğünü mecburen gözden çıkarıyor. Hadi ana öğünleri hallettiniz. Hiç mi bir yerde ara öğün alternatifi sunulmaz. Neden bir mekan menüsüne meyve salatası, soğuk yoğurt gibi aperatif ürünler koymayı akıl etmez. Karşınızdaki arkadaşınız, eşiniz devasa bir tatlıyı götürürken siz böyle bir alternatifiniz olmadığı için iç çekerek bu duruma katlanıyorsunuz.

8d8fe9371de60a9ad6f4370896af1e5c 94fa96b0143d028eabe55ad271de87c7

Bu noktada yanımızdaki insandan bahsetmişken başka bir konuya parantez açmak isterim. Sevgili eş, dost, akrabalar biliyoruz bizi çok seviyorsunuz, o an da bizde sizinle aynı şeyleri tadalım istiyorsunuz ama sistem böyle işlemiyor. Bir kereden bir şey olmaz mantığı bir çok şeyde olduğu gibi bu konuda da işe yaramıyor. Zorla yedirmeye çalışan modeller dışında bir de ‘ben aslında şunu yemek istiyorum ama şimdi senin karşında olmaz ki’ modelimiz var. Bu noktada bunu okuyan sevgili dostlar ve akrabalar kişisel algılamayın bu beni anlamanız için açık bir yazı sadece. Yoksa hepinizin iyilikle böyle davrandığınızı biliyorum. Yani orada siz istediğiniz şeyi hiçbir açıklama yapmadan sipariş verseniz inanın daha az dikkatimizi çeker.

29b04130951766735614b3f502d731fa

Peki bunun bir çözümü yok mu? Hepsinin bir çözümü var. Israrcı bir akrabaya karşı o ikram ettiği baklavayı yerseniz bir atak geçirebileceğinizi söyleyin. Şaka yapıyorum tabii bu sefer daha büyük açıklamalar yapmak zorunda kalabilirsiniz. Böyle bir teklifte açık bir şekilde o yiyeceği yemeyeceğinizi söyleyin. Israr etmelerinin sizi zor durumda bıraktığını açıkça itiraf edin. Yemeğini yemediğiniz için insanlar sizi hayatlarından çıkartacak değiller. Bunun sadece o saniyelik önemli bir konu gibi gözüktüğünü görün. Arkadaşlarınızla gittiğiniz mekanlarda mümkünse önceden yemeğinizi yemiş olun. Sizin maddi anlamda büyük bir sıkıntı içinde olduğunuzu düşünüp ısmarlayacaklarını söyleyebilirler tabii ama şaka bir yana kendinizi doğru ifade etmeniz bir çok ısrarın önüne geçecektir. Sadece bir şeyler içerek de onlarla keyifli vakit geçirebilirsiniz. Yanınızda yemek taşımaktan çekinmeyin. İster dışarıda olun ister her hangi bir mekanda o işletme size o an yemeniz gereken şeyi sağlayamıyorsa sizin orada bir iki meyve, yoğurt vb ara öğünlerinizi tüketmenize laf edemez. İlk okul zamanlarına dönün ve beslenme kutularını hayata geçirin. Yanınızda taşıyacağınız her ana ya da ara öğün sizi gereğinden fazla kalori almaktan kurtaracaktır.

20e5ea1ec8e613896dd5d3e4914b59dd

Açıkçası toplum olarak ‘sağlıklı’ ya da ‘düzenli’ beslenmeye alışık değiliz. Bu yüzden karşımızdaki kişi bize ‘diyetteyim’ dediği zaman bunun önemini anlayamıyor ve iyilik yaptığımızı düşünerek o kişiyi daha zor durumda bırakabiliyoruz. Geçmişe dönüp baktığımda bende arkadaşlarıma bunu çok yaptım. Bir dilimden ne olur bak geleceksin diye yaptım diyerek bir çok arkadaşımı çok zor durumlarda bıraktım. Gerçi bunu şimdi anlıyorum. Onlarda bana nasıl ah ettiyse canım ne hallere düştük bakın. Akciğer kanseri olmuş ama sigarayı çok sevdiği halde içemeyen birine ‘kahve yanında iç canım’ demek kulağınıza ne kadar normal geliyorsa diyette olan kişiye ‘bir kere ye canım tatlı’ demek o kadar normal. Hayır örnek abartılı değil. Öncelikle fazla kilonun bize televizyonlardan pompalandığı gibi sadece ‘estetik’ ya da ‘güzellik’ için bir engel olmadığını aslında bunun gerçek bir ‘sağlık problemi’ olduğunu algılamamız lazım. Diyet yapan kişiler ne oruç tutan inananlar ne de bu konuda ekstra ilgiye ihtiyacı olan kişiler. Sadece hayatlarında ters giden bir problemi çözmeye çalışan kişiler.

668fc39ae4288288165143365dd9b2c4

Sosyal olmak her konuda olduğu gibi bu konuda da çok önemli. Bu süreçte gününüzü ne kadar dışarıda, hayat içinde geçirirseniz inanın o kadar az bu konuya kafa patlatıyorsunuz. Olaya bir ‘beslenme düzeni’ olarak bakıp alışkanlıklarınızı kökten değiştirebilmenin keyfini çıkarın. En azında cebinizde bir başarı hikayesi olacağı kesin. Tek yapmanız gereken oyunu kurallarına göre oynamak ve bu oyunda beslenme çantası taşımak serbest. İşte o en büyük silah.

1db15bf51ddb009418afcae59c8961f5

Son olarak bu süreçte beni sonuna kadar destekleyen eşim, ailem ve arkadaşlarım var. Hepsi biliyorum bana inanıyor. Bugün burada yazdıklarım birazda durum komedisi yapıp bu sürecin bu yönünü de anlatmak. Açık ve net şekilde destek isteyin. O zaman her şey daha kolay oluyor.  Sevgiler.

Rengarenk

yaşam

Bugün acaba nasıl bir gündeme uyanacağız diye düşünür olduk artık. Her gün o kadar çok olay yaşıyoruz ve o kadar çok sınanıyoruz ki ‘ bu da olmaz artık’ dediğimiz her şeyi yaşar buluyoruz kendimizi. Açıkçası bir gün her şeyi tartışacağımızı düşünürdüm ama renkler yüzünden birilerinin rahatsız olabileceğini aklım almazdı.

                                                                            Görsel

Şimdi burada yazıyı siyasi bir duruşa çevirme niyetinde değilim. Sadece ‘insan’ konuşarak aslında bugün o renkleri tartışmamıza neden olan kişi ya da kurumları çözmemiz mümkün. Tabi çözmek istiyorsak. Her şey İstanbul’da bir sokakta olan merdivenlerin hayata ‘renk’ katmak isteyen kişiler tarafından rengarenk boyanması ile başladı. Buraya kadar haber gayet normal ve anlaşılabilir aslında. Bugün Avrupa’da (bu örnek sadece örnektir bir özenme cümlesi değildir) sokak sanatçılarının yaptıkları boyamalar neredeyse Avrupa tarihinin önüne geçiyor turistik açıdan. Başta Almanya olmak üzere bir çok ülkede var olan bu sokak sanatçıları yaptıkları eserler ile ses getiriyorlar. Açıkçası bu serbest sanat bence ‘modern sanat’ içinde çoktan yerini aldı. Bizim konumuza gelince. Sadece bir sokağı canlandırmak, fark yaratmak, oradan geçen insanlara saniyelik bile olsa enerji verebilmek adına yapılan bu merdiven boyama mevzusu yine o bölgeden sorumlu siyasiler tarafından tam bir çıkmaza sokuldu. Birden bire ertesi gün o güzelim rengarenk merdivenlerin eski soğuk, donuk gri rengine döndüğünü gördük. Bu aslında bizim ‘griler’ tarafından yönetildiğimizin açık bir kanıtı oldu. Peki ne demek bu griler ? Şimdi buradan size çok bilimsel örnekler sunmayacağım tabi ama ‘renklerin’ bir anlamı olduğu hatta hepsinin bu evren, yaşam için bir görevi olduğu bir çok pozitif bilim tarafından kabul görmüş bir gerçek. Şimdi buradan bizi yani bu ülkede yaşayan tüm çeşitliliğin bu renkleri oluşturduğunu düşünelim.

Görsel

  • Mavi: Sonsuzluğu ve özgürlüğü ifade eder.
  • Yeşil: Doğanın ve huzurun rengidir.
  • Kırmızı: Canlılık ve dinamizmin rengidir. Ataklık, azim ve kararlılığı ifade eder.
  • Sarı: En parlak ve dikkat çekici renktir. Neşe, zeka, incelik ve pratikliği ifade eder.
  • Mor: Asalet, lüks ve itibarın rengidir.
  • Pembe: Neşe, güven ve rahatlığı ifade eder.
  • Turuncu: Dışa dönük olmayı ve güveni temsil eder.

Yani bu saydığımız ifadelere bakınca renkler o merdivenlerde bizi, çeşitliliğimizi, zekamızı, fikirlerimizi temsil ediyordu. Sanat hatta sokak sanatı bunun için yok mu zaten ? Bizi anlatabilmek için. Peki ne  oldu? Ertesi gün birileri tarafından bu mozaik gri renge boyandı. Peki bu gri renk bize ne anlattı?

Görsel

Siyah ve beyaz renklerin değişik oranlarda karıştırılmasıyla elde edilen bir renk olan gri, gözün en rahat algıladığı renklerden biridir. Ciddiyet ve hareketsizliği çağrıştırır. Belki de bu yüzden pek çok devlet kurumunda da sıklıkla tercih edilen ve öne çıkan bir renktir.

Bu rengi seven insanlar genellikle olaylardan uzak durmayı ve karışmamayı tercih ederler. Kuralcı, tutucu ve hareketsiz yanları ağır basabilir. Karamsarlık ve içe kapanıklığa da neden olabilir. Aktif ve dışa açık insanlar griyi bunaltıcı bulurlar.

Diplomatik ve ağır ortamlarda denge unsuru ve uzlaştırıcı olarak kullanılabilir. Tek başına ya da hakim renk olarak kullanıldığı ortamlarda bunaltıcı bir havaya neden olabileceği için fazla tercih edilmeyen bir renktir.

Yani aslında ‘gri’ bize o renkleri kapatmak isteyenlerin her şeyini anlattı. Bizi kuralları ile tutucu, düşünmeyen, üretmeyen, fark yaratmayan insanlar olarak görmek istediklerinin hatta insanları sadece siyah ve beyazdan oluşturduklarının en büyük kanıtı oldu bu.

Peki bu olayda beni memnun eden bir şey hiç mi olmadı? Elbet oldu. O rengarenk basamaklara sahip çıkan insanlar oldu. Bunu gündeme taşıyabilen sadece bir merdiven olarak görmeyen insanlar oldu. Bu konudan bu kadar net çıkarımlar yapmamı garipseyenler olabilir ama ben sadece bir ‘merdiven’ için bile ses çıkarabilen insanlardan bahsediyorum artık.

Umarım bir gün ‘griler’ de ellerine kocaman bir fırça alıp hayatlarını rengarenk boyayabilirler. Umarım bir gün onlarda konunun sadece ‘özgürlük’ olduğunu anlayabilirler. Umarım renkleri en çok seven çocuklar griyi onlarca renge boyayabilirler. Umudum elbet var. Renkler olduğu sürece umut her zaman var.

          Görsel

Karar Anı

diyet

Şimdiye kadar olan diyet yazılarımda  bu yola nasıl çıktığı, yöntemlerimi paylaştım ama bu yola çıkmaktaki en büyük etken olan o ‘karar anı’ halini yazmadım. Aslında bu süreci yaşayan herkesin bir ‘o an’ dediği an vardır. Sadece beslenme, diyet olarak bakmayın. Hayatımızda ters giden bir şeyi düzeltme kararını bize aldıran mutlaka son bir olay yaşamışızdır. Aslında bir çok şey yaşıyoruz bu yanlış giden konu ile ilgili ama öyle bir nokta geliyor ki sanki evren size o anı hazırlıyor.

601936_10151720025497238_1842814176_n

 

Benim hikayem ise şöyle : Blogu takip edenler hatırlarlar bundan üç ay önce kızımın 1. yaş günü partisini organize ettim ve buna gerçekten çok heveslenip hazırlandım. Ona bu ilk yaş günü ile ilgili güzel anılar, fotoğraflar, hikayeler bırakmak istedim. Her şey gerçekten düşündüğüm kadar iyi ve yolunda gitti. Bizimle bugünü paylaşan ve özel günleri gözünüz kapalı emanet edebileceğiniz bir fotoğrafçı arkadaşımda bugünü fotoğraflamak için yanımızdaydı. Buraya kadar hiç bir sıkıntı yok. Ta ki günler geçip o arkadaşımız bize fotoğrafları yollayana kadar. Pera tüm prensesliği, tatlılığı ve güzel gülüşü ile fotoğraflarda yer almıştı. Peki onu kucağında tutan, arkasında dolaşan, mum üflerken yanında duran bu kadında kimdi ? Evet aynen böyle hissettim. Kendime baktım ve kendime yabancılaştım. İlk kez kendimi bu kadar objektif göz ile gördüm. Verdiğim tüm pozlarda yanaklarımın nasıl kıvrıldığını, gıdığımı, sırtımı, karnımı ve kollarımı görüp bu kim demek işte benim o anımı yaratan şeyler oldu.

1016064_10151720025147238_315121636_n

Fotoğraf çekmek kadar çekilmeyi seven ben için en büyük tokat en çok özendiğim güne dair fotoğraflarda karşıma çıktı. Şimdi bu yola başladıktan sonra, mesafe geçtikçe, başarılı oldukça o fotoğraflara bu kadar kötü göz ile bakmıyorum. Aslında kızımın buradan bile çıkaracağı bir hikaye olacak. Eminim bir gün ‘anne sen burada biraz değişiksin’ gibi bir cümle duyacağım ondan. Olsun en azından insanın isterse değişimi kendisinin yaratabileceğini görecek. Gerçi önce ben göreceğim tabii.

1005042_10151720025717238_1929534058_n

 

Hayatınızda yaşadığınız yanlış giden konu ne olursa olsun inanın onu değiştirmeye karar vermenizi sağlayacak o anınız bir gün size gelecek. Belki bu yazıyı okuyup belki o anı fark edeceksiniz. Önemli olan kendimize en az zararla bu süreci atlatıp o ana bir an önce ulaşmak sanırım. Hayatta sağlığa dair yaşadığım tek sorun bırakın bu olsun. Bunlar atlatır hatta süreci keyifli hale getirebileceğimiz şeyler. Karar vermek bir işin yarısını halletmektir diyenlere hep çok güldüm ama yaşamak gerekiyormuş meğer. Bu fotoğraflar sadece 2,5 ay ara ile çekildi ve önce sonra için erken olsa bile ‘Karar anlarının’ bizi nasıl değiştirebileceğini biraz olsun göstersin diye paylaşıyorum.

fotoğraf 3

Yazının içine birazda son durum ekleyeyim. İlk hedefe 1,1 kg uzaktayım. Ve önümde bir tane daha 3 günlük beslenme tablosu var. Benim gibi bir et canavarı sebze ile üç günlük bir sınav geçirecek. Önemli olan hedeflere ulaşmaksa bunlar önemli değil tabii. Bana hem instagram hem twitter üzerinden güç veren herkese çok teşekkür ederim. Bana söyledikleriniz sayesinde öyle gülümsüyorum ki tokluk hissediyorum. Aslında paylaşmak işin yarısını halletmekti yeni anladım. Sevgiler.

fotoğraf 1 fotoğraf 2

BENİM BEDENİM BENİM KARARIM

yaşam

Yaşadığımız ülkede ‘kadın’ olmak yeteri kadar zorken bir de üstümüze aldığımız daha doğrusu almaya çalıştığımız roller ile ara ara savaşlar veriyoruz. Tarihimizden bugüne ne kadar kadın toplum içinde daha fazla var olmuş daha fazla hayatın içinde gözükse bile yakın tarihimizden itibaren bunun çok doğru olmadığını düşünmeye başladım. Aslında çalışma hayatı içinde olan ve tek başına ayakta durabilen kadın sayısı tehlikeli şekilde az. Tehlikeli şekilde diyorum çünkü erkek bu makinenin bir çarkı ise kadın diğer çarkı. Bir tanesinin bozulması tüm sistemi çökertiyor. Her kadın çalışmak zorunda demiyorum ama en azından her kadın bir şey yapabilme yeteneğine sahip olmalı. Yani bir gün bir şeylere zorunda kaldığında ya da kendini tehlike altında hissettiğinde tek başına güven çemberini oluşturabilmeli.

Görsel

Aslında bahsetmek istediğim konu bunun çok dışında. Günümüz yönetiminin her gün bize sunduğu bir dayatma daha yaşıyoruz. Bazısını fark ediyoruz bazısı fark etmeden hayatımıza giriyor. Bizi yöneten kişilerin bizden talep ettikleri çocuk sayıları aslında kadını nerede gördüklerini açık seçik ifade ediyor. Bunun yanında bir kadının en doğal hakkı olan ‘kürtaj’ yani ‘doğurmama’ hakkına bile müdahale edilebilen günler yaşıyoruz. En büyük tesellim ise yine kadınların buna tepkisiz kalmamış olmaları. Bu açıklamalardan sonra fırsat buldukları her noktada ‘benim bedenim benim kararım’ sloganı ile düşüncelerini, bizleri savundular.

Görsel

Şimdi buradan konuyu taşımak istediğim yer ise çok daha başka. Bu yazıyı yazdığım tarihte kadın dilinin en sivri köşe yazarlarından biri olan Ayşe Arman bizim Hürrem olarak tanıdığımız Meryem Uzerli ile bir röportaj yaptı. Buraya kadar her şey magazinsel boyutta kalır gibi düşünsem bile yazının içeriğinde tek başına çocuk doğurma kararı veren, bir erkeğe inanmış ve çok kırılmış bir kadın çıktı karşımıza. Hatta oynadığı rolün tersine daha kırılgan daha zayıf bir kadın. Buraya kadar her şey normal gözükse bile bu haberin sosyal medyada yarattığı tepkiyi hayretle okudum. Hemcinslerimin hem destek veren hem ayıplayan görüşlerini okudum. İki bakış açısına da saygım sonsuz ama bu noktada kişinin kimliğini yok sayarak sadece olayı ele alacak olursak karşımızda çok büyük bir sorumluluğu yüklenmiş bir kadın var. Maddi olarak rahat olsa bile hamileliğin asıl manevi destek üzerinde ilerlediğini hepimiz biliyoruz. Burada benim hayretle okuduğum görüşler ise kadının tek başına doğurma kararı vermesini yanlış, bencilce bulan kişiler oldu. Şimdi biz bundan sadece birkaç ay öncesine kadar ‘benim bedenim benim kararım’ derken ‘kürtaj’ için kimseden izin almamız gerekmediğini savunurken olay madalyonun diğer yüzüne döndüğünde neden bu konuda tek başına karar alamayacağını düşünüyoruz. Bu da o kadının kendi bedeni ve hayatı için verdiği bir karar değil mi? Şimdi bu noktada aklınızda ‘ama bu karar o çocuğu etkileyecek’ şeklinde bakıyorsunuz. Öncelikle şunda bir anlaşalım. Bu hayatta baba modeli ile büyüyen her çocuk çok şanslı ve onlar için bu bir şans evet haklınız ama bunun yanında baba modeli olmadan hayata tutunmuş, başarılı olmuş ve iyi yetişmiş çok fazla örnek var. Burada sadece önemli olan annenin onun için her şeyi önceden doğru şekilde biçimlendirmesi. Bu çocuk doğduktan sonrada babasız kalabilirdi ya da tam tersi baba figürü ile büyüyüp ‘örnekteki babayı’ düşününce bu onun için daha zararlı da olabilirdi.

Görsel

Bu konuda karar ne olursa olsun önemli olan kadının kürtajı seçme hakkını bir özgürlük olarak görüp doğurma hakkını tek başına alamayacağını düşünmemiz. Bu onun bedeni ve onun kararı. Bunun yanında bu kararı almasında yaşadığı toplumun ona sağladığı özgürlükler ve fırsatların etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Bizim toplumumuzda bunun örnekleri olsa bile bizler için daha akıl alır bir durum değil. Bugün bir kez daha şunu öğrendim ki kadını yine en çok vuran kadınlar olabiliyor. Oysa kadının savaşması gereken bu kadar çok şey varken bırakın bizler hemcinslerimize sadece dost olalım. Yoksa işimiz zor.

Görsel

Aşk üzerine

yaşam

Aşk üzerine yazılan hiçbir yazıya hiçbir tanıma inanmam aslında. Hayatta bazı şeylerin tanımlanmamasından yanayım. Bazı duygular var ki sadece yaşayalım diye var olmuş diye düşünüyorum. Aşk bunların başında geliyor. Başkalarının aşk tanımları sadece onların yaşanmışlıklarını içeriyor aslında. Belki okuyor hatta zaman zaman işte benim söylemek istediğim şey de bu diyoruz belki ama o cümle bizim aklımıza gelmediyse eğer demek ki aşkın bize yaşattığı şey o değilmiş gibi geliyor bana. 

                                                Görsel

Öyle çok karmaşık ya da çözülemez gözükmesinin en büyük nedeni bu aslında. Karmaşıklık onun her insanda şekil ve özellik değiştirmesi. O değiştikçe, tanımlamaları arttıkça karmaşıklaşıyor, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Aslında o adı gibi yalın ve sade. Onu karmaşıklaştıran içine eklediğimiz yaşanmışlıklar , öğrenilmiş davranışlar. İnsan en çok sadeleşince aşka yaklaşıyor aslında. Öyle şimdi karşınıza geçip bilmişlik taslamıyorum. Ben aşk üzerine hiç düşünmedim çünkü ben aşkı yaşamayı sadece yaşamayı seçtim. Hatta o bana ilk geldiğinde onun adını bile bilmiyordum. Yaşadıkça, bende şekillendikçe onu tanımladım. Tek taraflı olanının da karşılıklı olanının da adının aynı olması buradan geliyor aslında. Eğer aşk tek tanımını olan ve sözlükte yer aldığı gibi bir kaç cümleden ibaret olsaydı insanlar karşılıksız olana da aşk der miydi? 

                         Görsel

Şimdi buradan bakınca sanki hiç duygu dalgalanmaları yaşamamışım, hiç başım dönmemiş ya da her zaman mantık süzgecinden geçirerek yaşamışım gibi gelebilir aslında tam tersi. Benim aşk tarifimde nokta yok sadece. Yani sonuna nokta koyacak kadar düz değil. Ben hala her gün ondan yeni bir şey öğreniyorum. Aşkın beraber yaşayarak kendini bulduğunu öğreniyorum. Her gün yaşadığım yeni bir olayda bu da aşktanmış demek diyebiliyorum. 

Aşk sana sadece üç harf olarak geliyor. Sen onu öyle bir yaşıyorsun ki yanına her gün yeni bir harf yeni bir kelime ekleniyor. Son nefesine kadar o tanımı yapamıyorsun yani benim matematiğimde. 

                                               Görsel

Şimdi yaşadığım bugüne kadar o üç harfin yanına hangi kelimeleri koyduğumu yazacağım size. Aşk, özlem, yeni, mutluluk, saygı, güven, karşındakine esneme kabiliyeti, heyecan, bekleyiş, arayış, konuşma hatta bolca konuşma, yetmeme hissi, daha fazlasını verme ihtiyacı, her zaman orada olduğunu bilme hissi, yalnızlığı unutma, ortak hayat, sıcak el, tutku, kıskançlık hatta çok kıskançlık, kıskançlığa rağmen sakinleşebilme yeteneği, ev, yuva, yeni bir hayat, aşktan doğan yeni bir varlık, geçmiş günlerden çok geleceği konuşabilme, hep ileriye bakma yani aşk en çok yarını yaşama isteği.

Bu yazı nereden çıktı demeyin. Evliliğin 6. yıl dönümünde bırakın bir de bu konuda yazmış olayım. Evlilik aşkı öldürüyor diyenlere inat evlilik aşkı öğretiyor diyenlerdenim. Bunu sonuna kadar savunurum savunurum ama inat etmem çünkü bu sadece benim yaşadığım, bana yaşatılan. Aşka beklentisiz, toz pembe hayaller yüklemeden sadece yaşayarak ama gerçekten yaşayarak fırsat vermek gerekiyor belkide. Hani o ilk gün gibi atmayan kalpler var ya insanların anlatıp durduğu sadece yarından vaz geçenlerde görülüyor bu haberiniz olsun. Demiyorum ki her şey her zaman en üst dozda yaşanıyor. Ne mümkün. Zaten gizemini burada saklıyor aşk. Gerçekse affediyor gerçekse unutuyor gerçekse görmüyor, duymuyor. Aşk gerçekse karşındakini olduğu gibi alıyor ve sana getiriyor. Ha sen dersen ki gelsin ama şu şöyle olmasın bu böyle olmasın onun adı aşk değil oyuncak oluyor.

Görsel

 

Herkese sadece yarını yaşayabileceği ve aşkın yanına her gün yeni bir kelime koyacağı günler diliyorum. Her aşk kendi yaşamını doğurur önemli olan onu beraber büyütebilmek sanırım.