BENİM BEDENİM BENİM KARARIM

yaşam

Yaşadığımız ülkede ‘kadın’ olmak yeteri kadar zorken bir de üstümüze aldığımız daha doğrusu almaya çalıştığımız roller ile ara ara savaşlar veriyoruz. Tarihimizden bugüne ne kadar kadın toplum içinde daha fazla var olmuş daha fazla hayatın içinde gözükse bile yakın tarihimizden itibaren bunun çok doğru olmadığını düşünmeye başladım. Aslında çalışma hayatı içinde olan ve tek başına ayakta durabilen kadın sayısı tehlikeli şekilde az. Tehlikeli şekilde diyorum çünkü erkek bu makinenin bir çarkı ise kadın diğer çarkı. Bir tanesinin bozulması tüm sistemi çökertiyor. Her kadın çalışmak zorunda demiyorum ama en azından her kadın bir şey yapabilme yeteneğine sahip olmalı. Yani bir gün bir şeylere zorunda kaldığında ya da kendini tehlike altında hissettiğinde tek başına güven çemberini oluşturabilmeli.

Görsel

Aslında bahsetmek istediğim konu bunun çok dışında. Günümüz yönetiminin her gün bize sunduğu bir dayatma daha yaşıyoruz. Bazısını fark ediyoruz bazısı fark etmeden hayatımıza giriyor. Bizi yöneten kişilerin bizden talep ettikleri çocuk sayıları aslında kadını nerede gördüklerini açık seçik ifade ediyor. Bunun yanında bir kadının en doğal hakkı olan ‘kürtaj’ yani ‘doğurmama’ hakkına bile müdahale edilebilen günler yaşıyoruz. En büyük tesellim ise yine kadınların buna tepkisiz kalmamış olmaları. Bu açıklamalardan sonra fırsat buldukları her noktada ‘benim bedenim benim kararım’ sloganı ile düşüncelerini, bizleri savundular.

Görsel

Şimdi buradan konuyu taşımak istediğim yer ise çok daha başka. Bu yazıyı yazdığım tarihte kadın dilinin en sivri köşe yazarlarından biri olan Ayşe Arman bizim Hürrem olarak tanıdığımız Meryem Uzerli ile bir röportaj yaptı. Buraya kadar her şey magazinsel boyutta kalır gibi düşünsem bile yazının içeriğinde tek başına çocuk doğurma kararı veren, bir erkeğe inanmış ve çok kırılmış bir kadın çıktı karşımıza. Hatta oynadığı rolün tersine daha kırılgan daha zayıf bir kadın. Buraya kadar her şey normal gözükse bile bu haberin sosyal medyada yarattığı tepkiyi hayretle okudum. Hemcinslerimin hem destek veren hem ayıplayan görüşlerini okudum. İki bakış açısına da saygım sonsuz ama bu noktada kişinin kimliğini yok sayarak sadece olayı ele alacak olursak karşımızda çok büyük bir sorumluluğu yüklenmiş bir kadın var. Maddi olarak rahat olsa bile hamileliğin asıl manevi destek üzerinde ilerlediğini hepimiz biliyoruz. Burada benim hayretle okuduğum görüşler ise kadının tek başına doğurma kararı vermesini yanlış, bencilce bulan kişiler oldu. Şimdi biz bundan sadece birkaç ay öncesine kadar ‘benim bedenim benim kararım’ derken ‘kürtaj’ için kimseden izin almamız gerekmediğini savunurken olay madalyonun diğer yüzüne döndüğünde neden bu konuda tek başına karar alamayacağını düşünüyoruz. Bu da o kadının kendi bedeni ve hayatı için verdiği bir karar değil mi? Şimdi bu noktada aklınızda ‘ama bu karar o çocuğu etkileyecek’ şeklinde bakıyorsunuz. Öncelikle şunda bir anlaşalım. Bu hayatta baba modeli ile büyüyen her çocuk çok şanslı ve onlar için bu bir şans evet haklınız ama bunun yanında baba modeli olmadan hayata tutunmuş, başarılı olmuş ve iyi yetişmiş çok fazla örnek var. Burada sadece önemli olan annenin onun için her şeyi önceden doğru şekilde biçimlendirmesi. Bu çocuk doğduktan sonrada babasız kalabilirdi ya da tam tersi baba figürü ile büyüyüp ‘örnekteki babayı’ düşününce bu onun için daha zararlı da olabilirdi.

Görsel

Bu konuda karar ne olursa olsun önemli olan kadının kürtajı seçme hakkını bir özgürlük olarak görüp doğurma hakkını tek başına alamayacağını düşünmemiz. Bu onun bedeni ve onun kararı. Bunun yanında bu kararı almasında yaşadığı toplumun ona sağladığı özgürlükler ve fırsatların etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Bizim toplumumuzda bunun örnekleri olsa bile bizler için daha akıl alır bir durum değil. Bugün bir kez daha şunu öğrendim ki kadını yine en çok vuran kadınlar olabiliyor. Oysa kadının savaşması gereken bu kadar çok şey varken bırakın bizler hemcinslerimize sadece dost olalım. Yoksa işimiz zor.

Görsel