İsim Neydi?

yaşam

İsimlerin insanların hayatları üzerinde etkileri olduğuna hep inanmışımdır. Sanki daha doğmadan anne baba tarafından verilen bu önemli kararın çocuğun hayatı üzerine bir dokunuşu olduğunu düşündüm hep. Son zamanlarda isim analizlerinin ya da isimlere göre karakter tahlilleri yapan doktorların bile olması bu görüşümü destekler nitelikte. Bu konu biraz burçlar gibi aslında. Nasıl her yengeç burcu duygusal değilse ya da her aslan burcu egolu, güçlü değilse elbet bu isim analizlerinin de kendine ters düştüğü kişiler mutlaka vardır. Aynı burçlarda yükselen burçları ya da doğum saatleri gibi şeyler ile bu açıkların kapatılması gibi isim analizlerinde de mesela güçlü bir harfin yanına gelen başka bir harf anlamını değiştirebiliyor. Bugün bu yazıyı yazmamı sağlayan ise Hürriyet gazetesinin internet sitesinde çıkan haber oldu. Başlığı ‘isminizde P harfi varsa yaşadınız’ olunca ve kızımın adı Pera olunca ilgimi çekti tabii. Bu habere göre anne ve babaların çocuğun karakteri ve geleceği için ismin çok önemli olduğu. İsminiz %60’ı, göbek adınız %30’u ve soyadınızın %10 değerinde hayatınızı etkiliyor ve eğer bu analizlere göre güçlü karakterde bir adınız varsa mutlaka bir göbek adı kullanmalısınız. Haberin devamını merak edenler için link burada. http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay/76100/4369/1/isminizde-p-harfi-varsa-yasadiniz 

                                                                Görsel

Ben bu konuda biraz kendi deneyimimi anlatmak istiyorum aslında. Anne baba olarak isim seçmenin yani birinin hayat boyu taşıyacağı imzasına karar vermenin çok kolay olmadığını düşünüyorum. Kişisel deneyimlerin ya da daha çok kişisel beğenilerin daha doğmamış bir çocuğa isim olarak verilmesini kolay görmüyorum. Çok çocuklu ailelerin son çocuklarına ‘yeter’ adını bile verdiğini düşünürsek aslında çoğu zaman biz topluma, evrene karşı bir mesaj yolluyoruz bu isimlerle. Tabii bu işin şakası. Pera’nın adına karar vermeden önce kaç tane isim sözlüğü okuduğumu ya da kaç tane internet sitesini içselleştirecek kadar okuduğumu hatırlamıyorum. Bana sorsanız bugün nüfus cüzdanlarında ‘din’ hanesinin önceden yazılmasının yanlışlığı kadar çocuklara en azından bir yaşa gelince isim değiştirme hakkı verseler hiç fena olmaz. Pera bize İstanbul’da yaşadığımız dönemde geldi. Doğup, büyüdüğüm şehir İzmir’den sonra hayatımın en güzel anısını yaşadığım şehir İstanbul oldu. İstanbul’da İstiklal caddesine çıkıp biraz aşağılara doğru inmeye başladığınızda her tarihi binada, bölgede, mağazalarda, sanat galerilerinde karşınıza çıkan isimdir Pera. Bir şehrin tarihinde var olan bu ismin bir bireyde olduğunu daha önce duymamış olmam biraz beni etkileyen şeylerden biri oldu. 80 doğumlu kızların 3 tanesinden bir tanesinin adının Özge olduğunu düşünürsek eğer bu beni oldukça etkiledi tabii. Bundan sonraki hayatımızı hangi şehirde ne kadar sürdürürüz bilemem ama kızımın doğduğu şehri adından taşıması fikri bana hep sıcak ve güzel geldi. Bunun dışında başka dillerde ‘güzellikler simgesi, öte, karşı’ gibi anlamları olması sanki başka bir şey olamazmış hissine beni sürükledi. Şimdi isim analizleri gibi şeylerde bu adı destekleyince biraz daha için rahat. 

Belki bu yazıyı okuyan anne baba adayları vardır. Size tek tavsiyem size ve hayatınıza iyi şeyler hissettiren, hatırlatan isimler seçin. Kafanızda o ismi duyunca oluşan ilk düşünce ve ruhunuza yayılan duygu pozitif olsun. Yoksa kimin beğendiği, kimin dalga geçtiği hiç önemli değil. Bakın mesela İtalyanca’da Pera armut demek ve belki ben kızımın bir İtalyan ile evlenmesini ya da orada kariyer yapmasını engellemiş olabilirim 🙂 ama bir yandan belki armutu çok seven bir İtalyan ile tanışabilir 🙂 Yani anlatmaya çalıştığım şey isimlere takılmayın yeter ki siz o isimlere ne anlam ne duygu yüklediniz onu düşünün. Herkes adı ile yaşasın …

Meşgul Tonu

yaşam

20131126-171706.jpg

Cep telefonlarımızın hayatımıza tam ortasından girdiği bir gerçek. Bir çok alanda işimizi çok rahatlattığı hatta elimiz kolumuz haline geldiğini ise inkar etmiyorum. Hatta bazı zamanlar “telefondan öncesini” hatırlamak bile zor oluyor. Saati yeri belli olan buluşmalarda bile birbirimizi neredesin, kaç adım kaldı diyecek kadar arayarak buluyoruz. Bunun yanında sadece bir iletişim aracı değil ajanda, saat, bilgisayar onlar bizim için. Buraya kadar her şey tamam ama maalesef kullanım şeklimize konu gelince işler karışıyor.

Telefonla konuşma adabı denen şeyin önemini hiç bilmiyoruz. En sessiz olunması gereken noktalarda öyle insanların konuşmaları ortamın sessizliğini bölüyor ki sinirlerinizin kalkmaması mümkün değil. Hastaneler, cenazeler ellerinden telefonla dolaşan sesli sesli konuşan insanlarla dolu bile oluyor. Bunun dışında benim en çok karşılaştığım şey ise kitapevlerinde telefonla konuşanlar. Sessiz sakin adaplı olanlardan bahsetmiyorum tabii ama oraya senin ve aynı ortamda bulunan insanların niye geldiği belli. Kitap alacaksın. Yani kitapları inceleyecek, okuyacak seçeceksin.

Öyle bir anda benim iç sesim bile susmuş sakin sakin kitaplarımı incelememi beklerken senin o çok acil projen, dün gece kiminle nerede takıldığın, akşama ne yemek pişirdiğin ya da çocuğunun okul sorunları beni hiç ilgilendirmiyor. Dışarıda, bir iki metre ötede bu konuşmanı yapabilir içeri öyle girebilirsin. Bir de bu konuşmaları yaparken zaten boş boş yürüyorsun bari çevredekileri bozma. Zaten günümüzde yaygın olan kitapçılarda çalan çok yüksek sesli müzik işi yeteri kadar zorlaştırıyor. Bu modeller tatillere işlerini yanlarında getiren ve gerektiğinde sahilde dinlenen herkesi işine ortak eden kişiler. Bu kadar yargılayan olmak istemezdim ama teknoloji bu kadar gelişmişken bir telefon adabı uygulaması yapılsa rahat etsek.

20131126-171738.jpg

Ali Leskay ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Televizyon izleyicileri için diziler hayatlarının tam ortasında yerini aldı. Neredeyse her hafta evimizin konforunda bir film izler gibi yeni bölüm diziler izliyoruz. Bu yapımların çoğu gerçekten çok ciddi ses getiriyor ve rayting alıyor. Bizler o dizilerin oyuncularını tanıyoruz belki ama onları bizim evimize kadar getiren kocaman bir ekip var arkalarında. Bu hafta Avşar yapımda uygulayıcı yapımcı olarak görev yapan Ali Leskay ile sektörden, süreçten konuştum. Keyifli okumalar.

İnsanlara en çok ulaşan sektörlerin birinde görev yapıyorsunuz. Öncelikle sizin için nasıl başladı bu serüven?

Çocukken televizyonun başından hiç kalkmazdım… Zorla, kavga-kıyamet uykuya yatırırdı annemle babam beni… Gençlik dönemlerimde ise yüzlerce film izliyordum artık. Bir süre sonra bu işin içinde yer alma isteğim oluştu. Anlatacak hikayelerim vardı. Üniversiteden mezun olduktan sonra iktisat bölümüyle ilgili herhangi bir alan yerine, hayallerimi realize etmek adına bu sektöre girdim en dibinden.

image (1)

• Şu an Avşar film’de uygulayıcı yapımcı olarak görev yapıyorsunuz. Peki bir sette ne yapar uygulayıcı yapımcı?

Set öncesi, setteki ve set dışındaki tüm yapıların koordinasyonunu sağlar. Bir setin belkemiğidir…

Her gün onlarca kanalda birçok dizi yayınlanıyor. Böyle yoğun bir sektörde kaliteyi sağlamak zor olsa gerek. Nedir olmazsa olmazları?

İyi hikaye, organik cast, doğru anlatım, nitelikli prodüksiyon…

Bizler dizilerde ya da filmlerde en çok oyunculara dikkat ediyoruz oysa bu işin arkasında kocaman bir ekip oluyor. Dizi emekçilerinin hakları ya da çalışma koşulları ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Dramalarda kanalların talebi genelde 90 dakika oluyor. 90 dakika demek, 75-80 sayfalık bir teksti 6 günde çekme zorunluluğu demek. Günde ortalama 13-14 sayfa çekmek durumundayız. 1 sayfa senaryo, hazırlık ve ulaşım hariç ortalama 1 saatte çekilir, dolayısı ile uzun saatler çalışılabiliyor. İnsanlar, bu durumu bilerek işleri kabul ediyor. Sektördeki büyük firmalar -ki sayıları azdır- sosyal güvence ve düzgün ödemeler konusunda çalışanlarını tatmin ediyor, çeşitli yönlerden mutsuz olanlar ise bir şekilde sistemden çıkıyor. Mali altyapıların yeniden düzenlenmesi ile dizi minütajların olması gereken sürelere inmesini çok isterim ve bu hayal değil, bunun gerçekleştiğini göreceğiz.

• Geçen sene raytingler konusunda birçok olay yaşandı. Özellikle birilerinin bu sistemi sömürdüğünü açıkça gördük.  Sizce rayting bir yapımın kalitesinde tek unsur mu?

Reklam verenler, A/B ve C1 adlı 3 farklı izlek grubunun 20 yaş üzerindeki kitlesinin beğenilerinin ortalamasını baz alırlar. Bu tamamen ticari bir yapıdır ama bu yapı asla herhangi bir işin kalitesini belirleyici tek unsur değildir. Bunun ispatı, kalktığına
üzüldüğümüz, yerinde durduğuna şaşırdığımız işlerdir.

image

• Dizilerin sürelerini düşündükçe her hafta neredeyse bir film çekiyorsunuz. Oysa yurt dışında takip ettiğimiz birçok dizi 45-50 dakika. Bizde bunu uygulamak mümkün değil mi?

Yurtdışını bölersek; Kuzey Amerika ve Avrupa da sit-com’lar 25, dramalar 40-45 dakika. Uzakdoğu ve Güney Amerika da ise dramalar yaklaşık 60 dakika. Bizde ise dramalar 90 dakika ve üzeri. Bu uzun minütajın sebebi tamamen finansman ve reklam süreleri/periyodları’na ilişkin kurallar ile alakalı. Basit bir orantı yaparsak, reklam saniye ücretleri 2 katına çıkarsa, dizileri 45 dakika yapabilirsiniz. Böylece işlerin niteliği artar, çalışma koşulları da o oranda düzelir. Bunu uygulamak tabi ki mümkün ama önce ekonomik şartların buna yol vermesi gerekli.

• Elinize bir proje geldiğinde onun uygulanabilir olup olmadığını hangi kriterlere göre belirliyorsunuz?

Hikaye en önemli unsur, yeni bir hikaye zaten yok ama burada, akıcı bir dil, sürükleyici bir anlatım ve gerçekliğe uygun karakter yapıları devreye giriyor. Ardından işin mali kondisyonu, şartlar içinde yapılabilirliği ve ne kadar süreklilik arz edebileceği gibi kriterleri değerlendiriyoruz.

• Yapım şirketlerinin bir dizinin devamında rolü nedir? Yani tek karar merci kanallar mı?

Görece değişir tabi, yapım şirketleri çaba konusunda farklı seviyeler sergilerler fakat tek merci kanaldır şu an için. Şu an için diyorum çünkü gelecekte yapım şirketi diye bir kavram kalacağına inanmıyorum. Gelecekte Yapım Stüdyoları olacak ve kanallar ile çözüm ortaklığı prensibiyle hareket edilecek. Şu an için sektöre uzak bir kavram gibi duran pilot bölümler ortak finansmanla çekilip onanacak, garantörlü yapılar kurulacak ve bu endüstrileşmeyle birlikte bu durumlar adil bir dengeye oturacak.

Hayalinizde gerçekleştirmek istediğiniz bir proje var mı? Varsa sizi durduran nedir?

Var, olmaz mı? Durduran iki şey var, nakit ve vakit..

Fikir hırsızlığının en çok yaşandığı sektörlerden birindesiniz aslında. Bir şeylerin ufak tefek parçaları ile oynayıp yeni bir şey gibi sunabiliyorlar. Böyle bir durumla karşılaştınız mı?

Şu ana kadar 2 defa karşılaştım. Birinde hukuk mücadelesini kazandım, üstelikte bir kanala karşı. Diğerinde ise dava süreci yakında başlayacak. Umarım adalet bir kez daha tecelli eder.

• Hem Ali Leskay olarak hem Avşar film olarak yakın zamanda olacak projelerinizden bahseder misiniz?

Avşar Film’in dizi, sinema filmi ve sinema salonu işletmeciliği adına bir çok projesi mevcut ama tamamına hakim değilim, her işin başında ayrı ayrı profesyoneller var, “Bugünün Saraylısı” ile o kadar meşgulüm ki genel kondisyonla ilgili çok haberli olamıyorum. Ama yoğunluğumun
rutine döneceği Aralık- Ocak aylarında, Avşar Film adına, hikayesine çok inandığım bir sinema filminin senaryo ve cast hazırlığına başlayacağım. Proje onaylanırsa Haziran’da çekimlerine başlarız, Kasım 2014 gibi de vizyona girer.

1377160514775

Dokunan Yansın !

yaşam

Pedofilija-350x262

Cümleleri kurmanın en zor olduğu konulardan biri pedofili sanırım. Konuyu neresinden tutarım ve neresinden anlatırım bilemiyorum. Maalesef bugün ülkemizde çocuk pornografisi gündemin tam ortasında olmak zorunda. Zorunda diyorum çünkü yapılan araştırmalar bu konuda dünya 5. olduğumuzu gösteriyor. Bunun  yanında var olan hukuk sistemi içinde bu konuda yakalanan kişileri içeride tutmak mümkün olmuyor. Hatta bırakın içeride tutmayı çocuklara bir metre bile yaklaşmaması gereken insanlar onlar ile ilgili olan görevlerine bile geri dönebiliyor. Hangi akla mantığa oturtup bu kişileri tedavi etmeden ya da cezalarını vermeden toplum içine sokabiliyoruz bilmiyorum.

pedofili

Sosyal medyanın yaygınlaştığı günümüzde hepimiz bu ağları kullanıyoruz. Hayatımızdan bir parça olarak çocuklarımızın fotoğraf ya da videolarını paylaşıyoruz. Daha sonra bu haberleri okuyunca ister istemez irkiliyoruz. Bu hasta ruhların bizim çocuklarımızın fotoğraflarına bakıyor olması ihtimali bile insanın kendini kötü hissetmesi için yeterli. Bunun yanında bu hastalığın kimlerde olduğunu bilmek hiç mümkün değil. Yani hesaplarınızı kilitlemeniz, sadece belirli kişiler ile paylaşmanız gerçekten yeterli olmuyor. Sadece fotoğraflarına bakıyor olmaları ihtimali bile insanı boğarken bir de bu kişiler tarafından dokunulan çocukları düşünmek bile istemiyor insan ama düşünmek zorundayız. Bu konuyu en az bizim başımıza gelmiş gibi algılayıp, ses çıkarmak zorundayız. Bugün hukuk sisteminin kanun koyucularının bu konuda harekete geçme zamanıdır. Bu hasta ruhların hayatımızdan temizlenmesi şarttır. Sadece üç beş yıl cezalar verip daha sonra tekrar birilerinin canını yakmaları için hayatın içine atmak yeterli değil. Bu kişiler yüksek kontrol altında tutulmalı ve tedavileri sağlanmalıdır. Bırakın çocuklar ile ilgili bir iş yapmalarını onların olabileceği ortamlarda bulunmaları bile mümkün değil. 879

Var olan hükümetin  ‘seks’ ve sapkınlıklara karşı ne kadar duyarlı olduğu ortada. O yüzden ’eminim’ bu konuda da ‘gönülden’ çalışacaklardır. Sadece küçük çocuklara değil töre adı altında 10’lu yaşlarının başında dedeleri yaşında adamlara ‘kadın’ diye verilen çocuklar içinde bu gerçek var. Maalesef ülkemizde ‘pedofili’ o kadar da gizli kapaklı değil. Adına töre, gelenek diyerek bu gerçek yasallaştırılmaya ya da normal gösterilmeye çalışılıyor. Ben ne yapabilirim ki çaresizliğine lütfen düşmeyin. Kullandığınız sosyal medya hesaplarının etkisinin farkına varın. Harekete geçirebileceğiniz bir çok kurum ve yetkili kişi var. Bu konuda duyduğunuz her haberi, gelişmeyi paylaşın. Belki anne ya da baba değilsiniz ama bu konuda empati yapmak hiç zor değil. Hakkını koruyamayacak kadar aciz bedenlerin bu iğrenç nefesleri vücutlarında hissetmelerine sessiz kalmayın. Dünyada bir çok örneği var. Fas kralının geçen yaz çıkardığı genel aftan 11 çocuğa tecavüz suçundan hüküm giymiş biri faydalanınca halk örgütlendi, sesini duyurdu ve sadece bu suçun af kapsamından çıkartılmasına karar verdirtti mesela. Bunun gibi onlarca örnek. Bizim ise sorunumuz öncelikle bu insanların hüküm giymesini sağlamak. Eminim bu konuda gönüllü çalışmayı kabul etmiş ve edecek onlarca hukukçu olacaktır. Bu insanların çocuklara temas etmesi demek bizim geleceğimize dokunması demek. Lütfen çocuklara dokunan ellerin yanması için sizde bir adım atın. Sadece ses çıkarın ! Dokunan yansın !

pedofili (1)

Sana Söz Çocuk !

yaşam

Bugün ‘Çocuk Hakları’ günü ! Çok isterdim ki bugün burada arka arkaya ülke olarak çocuk hakları adına neleri başardığımızı ya da bundan sonra kendimizi bu konuda ne kadar daha geliştirebiliriz bunları sıralayayım. Bir çok şeye pembe gözlüklerimle bakıyorum aslında ama nedense konu hak olduğu zaman bu kadar pozitif olamıyorum. Hak verme ya da hak alma konusunda ne kadar beceriksiz ve adaletsiz bir ülke olduğumuzu her gün bir kez daha anlarken çocuk hakları konusunda pozitif konuşmak çok mümkün olmuyor. Öncelikle ‘insan gibi yaşama’ hakkının eşit olarak sağlanamadığı bir ortamda mutlu çocuklar büyüttüğümüzü nasıl iddia ederiz? Bugün ailesine bakmak zorunda kalan ya da ailesi tarafından maddi kazanç için eğitim hakkı elinden alınan, güvensiz sokaklara salınan bir tek çocuk bile varsa bugün biz görevimiz bitmiş gibi nasıl oturabiliriz?

sokak_cocuklari_12

Açlığın, işsizliğin bu kadar arttığı bir toplumda mutlu ailelerin sayısı bile azalmışken o ailelerden çocuklarına tam bir ilgi vermesini nasıl bekleriz? Sorular o kadar çok ve karmaşık hale geliyor ki kafamda inanın konu çocuk olunca nefesim kesiliyor. Sadece sosyo- ekonomik hakları değil çocuk olma haklarını ellerinden alıyoruz. Bunu sadece maddi durumu kötü çocuklar için söylemiyorum. Bugün sitelerde hayata karşı koruyarak çocuklar büyütüyoruz. Sokak kültürünü, arkadaş kültürünü bir kaç metre kare büyüklüğündeki dört duvarlar arasında almalarını sağlamaya çalışıyoruz. Hiçbir çocuk sokakta özgürce oynadığı zaman kadar yaratıcı olamaz. Hiçbir çocuk sokakta kendi sosyalliğini yaratmadan gerçek anlamda sosyal olamaz. Hayattan korumaya çalıştığımız her çocuğun bugün ‘çocuk haklarını’ ihlal ediyoruz. Hayata karşı o kadar güvensiz o kadar korku doluyuz ki bu setleri onların önüne koyuyoruz. Koymak zorunda hissediyoruz. Kendimizce haklıyız ama bir yandan mahalle kültürü ile büyümenin tadı ağzımızda iken içimiz acımıyor değil.

buyuk-kentlerin-sokak-cocugu-gercegi-7371

Bir diğer konu ise ‘bir elin verdiğini diğer el görmemeli’ denir ya bizim toplumda işte tam bu konuda ne olur elinizin verdiğini herkes görsün. Bugün bir çocuk için yapacağınız her şeyi paylaşın. Paylaşın ki insanlar için ne kadar mümkün olduğunu görün. Sokak çocuklarından ‘biz verdikçe ailesi onu sokakta tutmaya devam edecek’ diyerek bir şeyler almaya çekiniyor olabilirsiniz ama bu ona o anda sıcak bir şeyler içirip yedirmemek için engel değil ya da onunla sadece konuşmanız içinde engel değil. Aile ve sosyal politikalar bakanlığı bu çocuklar için neler yapıyor bilmiyorum ve açıkçası bilmek istemiyorum çünkü en başta dediğim gibi ben sokaklarda eşit haklarını alamayan çocuklar gördükçe, haberlerde çocuk pornografisi konusunda dünyada 5. ülke olduğumuzu duydukça ya da çocuk işçilerin sosyal güvenliği olmadığı için hastanelerde yaşadıklarını öğrendikçe onları çalışmıyor sayacağım. Bugünün öznesi olan ‘çocuk’ kendi başına bu kadar umut dolu bir kelime iken bu kadar negatif şeyler konuşmak istemezdim ama sana söz çocuk senin için yine baharlar gelecek ve sana söz çocuk sen eşit hakkını alana kadar birileri hep senin için direnecek.

1939216-beyoglun8217dan-vizorume-takilanlar