Dün Bugün Yarın

bi, Bir Dilim Sohbet

Blog dünyası gün geçtikçe nüfusu kalabalıklaşan, şekli değişen hatta kullanım amacı her gün şekil değiştiren bir hal aldı. Kimileri profesyonel olarak tam zamanlı yaparken bir kesim amatör ruh ile yazmaya devam ediyor. Sosyal medyanın kullanımının artması ile bir gelir kapısı haline gelmiş olması kimilerine çekici gelirken bu dünyada istikrar ile yazan kişi sayısı hala çok fazla değil. Türkiye'de hala tam yerini bulmadığını söyleyen de var çoktan modası geçtiğini söyleyen de. Blogger kime nedir ya da bu işte profesyonel olmak için neler gerekir diye konuşmaya devam ederken ben de bu işi hem profesyonel hem amatör yapanlara tek bir soru sordum. Sizce blogların dünü bugünü yarını nasıl? Tabii işleri yazı yazmak olan bloggerların tek posta sığacak bilgi vermesi beklenemezdi. Bugün ilk kısmı yayınlıyorum. İşte cevaplar.

http://www.hoopbikemer.com

Nihan Çumralıgil: Bence bloglar eskiden çok daha kişisel ve özgürken bugün markaların etkisi ile biraz daha özgürlüğünü yitirmiş durumda. Reklam alabilmek için coverage veren güzellik editörlerine çok yaklaştı blogların durumu. Diğer taraftan reklam alabilmek için “halk bunu istiyor” diyerek kkötü içeriklerini haklı çıkarmaya çalışan TV kanallarına da benzetebiliriz.

Mantar gibi çoğalan, 2 tane basın bültenini copy paste ederek markalara “lütfen bana ürün gönderin” diyen blogger-ımsı'lar yüzünden de bu güvenirlik ve kaliteli bloggerların etkinliği sorgulanır oldu.

Nihayetinde yarın kazanan muhtemelen sadece ilk çizgisinden sapmadan, her nabza göre şerbet vermektense kendisi sevdiği için belirli ve sınırlı bir niş kitleye yazmayı seçen, onlarla etkileşimini maksimize eden ve bu kişilerin gözünde güvenilir olanlar olacak. Hiç bir içerik herkes tarafından sevilemez. Herkese kendini sevdirmeye çalışan da özgünlüğünü yitirir. Bu yüzden gelecekte var olacak olanlar nişin kıymetini bilenler olacak.

http://www.slingomom.com/www.teknolojikanne.com

İrem Erdilek: Yaklaşık 5 senedir blog yazan bir anne olarak blogların gelişimini en başından itibaren gözlemleme fırsatım oldu diyebilirim. Bir blog yazarı olmadan çok önce okuyucusu olmuştum diyebilirim aslında. Yemek tarifi ararken keşfettim ilkleri. Zaten en popüler de yemek bloglarıydı. Hele anne, çocuk kategorisinde yazan o kadar azdı ki istediğim bilgiyi bulamıyordum. Blog okumaktaki en büyük amacım her zaman tecrübeleri okuyup öğrenmek olmuştur. Yoksa ansiklopedik bilgi her yerde var. Ben yazmaya başladım, bloglar her kategoride gittikçe daha çok okunmaya başladı. Herkesin belli bir okuyucu kitlesi oluşmaya başladı. Markaların dikkatini işte bu andan itibaren çekti bloglar. Böylece blogger’lık dikkat çekici olmaya başladı. Kendini yazıyla ifade edebilen, düzgün dilbilgisiyle özgün içerik paylaşan herkesin bir değeri var. İşte bu yüzden gittikçe daha da önem kazanacak bloglar.


http://www.dorikus.com/www.fikirdenk.com

Sena Baran: Bir eksper olmamakla beraber; önce bir blog okuyucusu, sonra yazarı, sonra da profesyonel anlamda blog ve marka işbirliği yapan biri olarak belki kendi başladığım günlerden de hareket ederek, dünü, bugünü ve yarını hakkında fikir yürütebilirim. Bundan ortalama 5 sene önce blogların marka işbirlikleri daha azdı, daha az profesyonellerdi galiba. Hep duyguları, deneyimleri, kişisel tecrübeleri okuyabildiğim blogları daha çok takip ederdim. O dönemlerde blogların okunma, yorum bırakılma ve takip başlıkları daha ön plandaydı. RSS gerçeği blog için önemli bir etkileyici bir kavramdı. Blogger paneli ( blogspot.com) bugüne oranla daha yaygındı. Takipçi kitlesinin artması için çekiliş, hediye uygulamaları da ağırlıklı olarak yazıların altına bırakılan yorumlardan yanaydı. Blogspotun kendi networku altında takip edenler bölümü , wordpress ve .com uzantılı panellere geçenler için ciddi bir negatiflikti örneğin.

Facebook'tan sonra hayatımıza giren Twitter, Instagram, Google+ ve Pinterest gibi sosyal ağlar blogların okunma, takip edilme, paylaşılma oranını belli oranda azalttı. Uzun uzun yazılan içerikler yerine 15 saniyelik paylaşımlar, tek fotoğraflık anlatımlar kullanılmaya başlandı. Hatta Twitter bir mikro blog ( 140 karakter ) Instagram ( instablog ) , Pinterest ( infografikblog ) gibi kullanılır oldu. İphone, ipad gibi akıllı teknolojilerin de yaygınlaşmasıyla mobil temalar öne çıktı. Bunlara adapte olabilen ve kendini güncel olarak yenileyen bloglar görsel tasarım, aplikasyon, sayfa görüntülenme hızı, sosyal ağlarda paylaşım gibi başlıklarla da tanıştı. Entegre kullanabilen, eş zamanlı paylaşımlarla okuyucu kitlesini ve trafiği kontrol edebilen avantajlı konuma geçti. Bloglar kadar bloggerlar da ana şemsiyenin altında konuşulan birer kavram haline geldi.

Eskiden bir banner reklam geliri bilirdik, sonra Google Adsense girdi hayatımıza. Reklam almak kadar sosyal ağlar üzerinden tanıtım için kendimiz de reklam vermeyi keşfettik. Bunların hepsini düşününce ortalama 5 senede, oldukça ciddi değişimler oldu gibime geliyor.

Yarını düşünürsek ; bazı blog kategorilerinin içerik üretmede her zaman sürdürülebilir bir avantajı olduğuna ve devam edeceğine inanıyorum. Seyahat, yemek, moda, kozmetik, teknoloji blogları içerik sıkıntısı çekmezler. Sağık, anne & çocuk , kişisel bloglar ise değişen yıllara ve içeriğin kısıtlanması gibi handikaplara tabi ise zorlanabilirler. Bizim ülkemizde blogların tam olarak nereye ve nasıl konumlandırılacağı henüz netleşmedi. Sosyal medyada sosyal paylaşım sitelerinin bir alt kategorisi gibi görüyorum ben ve çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bloglamak uzun bir süre daha devam eder diyorum, ancak konumlandırıldığı ve kullanıldığı biçimlere göre etki alanları azalabilir, artabilir. Her kategoride blogger networklerinin oluşması, bunların aktif ve etkin kullanılması farklı kitlelere ulaşmayı da sağlar, ancak bizde bu çapta bir birliğin oluşmasına sanırım henüz daha çok var.

http://www.banunundunyasi.com

Banu Özkan Tozluyurt: Blog yazmaya 2005 Ağustos ayında başladım. Çok da bilinçli yazmaya başladığım söylenemez. Yurtdışındaydım ve blog kelimesinin ne olduğunu anlatan arkadaşımdan, konunun en çok hayat hakkında yazılar yazmak, kişisel paylaşımlar yapmak kısmı beni ilgilendirmiş belki de ben bu bölümü seçmiştim bilemiyorum. O zaman sosyal medya bu kadar yaygın değildi ve çok da fazla blog takip etmiyordum açıkçası. Bu yüzden de kendimin blog konusunda ne kadar başarılı ya da ne ne kadar gelişmeye açık olduğunu ölçemiyordum. Bugün 2014 Agustos’unda yani 9 yıllık blogger olarak çok şeyi ölçebiliyorum. Hangi yazının ne kadar okunduğunu, hangi yazının ne kadar yorum aldığını, ne kadar tepki verildiğini gördüğüm gibi pek çok bloğu da inceleyerek kendimi değerlendiriyorum. Bloglar geçmişe göre kesinlikle çok çok ön planda. Geçmişte bana göre daha eğitimli, daha çok çalışan, iş insanları blog yazarken bugün öğrenciler, ev hanımları da yazıyor ki bence bu çok güzel bir gelişme. İnsan kendini yazarak çok daha güzel ifade edebiliyor kimi zaman. Bloglar sayesinde pek çok insanın kendine güveni geliyor, daha umutlu daha paylaşımcı oluyor bugün. Kadın mektuplarından oluşan üç tane kollektif kitap düzenlemiş biri olarak yazarlarımızın çoğunun kadın blogger olduğunun özellikle altını çizmek isterim ki, bunlardan bir kaçı kendi kitaplarını çıkardı ya da çıkarmak üzere.

Eskiden blogdan para kazanmak ne kadar mümkündü bilmiyorum çünkü hiç kazanmadım ama bugün bunu iş olarak yapan bek çok blogger var ki bence içlerinde çok başarılı olan arkadaşlarım var. Bununla beraber bloglarda çok da fazla bilgi kirliliği olduğunu düşünüyorum. Araştırmadan, veri sunmadan yanlış yönlendiren yazılar çok da olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Yalnız şuna yüzde yüz inanıyorum ki bloglar sayesinde Amerika’yı yeniden keşfetmeye de gerek kalmıyor.

Her alanda olduğu gibi blog yazma konusunda da zamanla elenmeler olacaktır. Sürekli yazı girememek, eskisi gibi yazmak istememek, özgün içerik yaratamamak, çok depresif yazmak, sürekli kendini ön plana çıkarmak gibi konular doğru ile yanlışı ayıracaktır. Fakat gelecekte blogların bugünden çok daha ileriye gideceğine, daha çok insan için yeni bir açılım ve iş kapısı olacağına inanıyorum. Yeter ki bloggerlar eleştiriye açık olsun, bloglarını intikam alma, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla mantığıyla yazmasın.

 

 

Yeni Çağ Sıkıntısı

yaşam

Teknoloji ilerliyor hiçbir şey yerinde durmuyor derken bununla beraber her şeyimiz yenileniyor, değişiyor. Sadece günlük hayata ilişkin durumlar değil bunun yanında birçok yeni hastalık, duygu durum bozuklukları ortaya çıkıyor. Bunlardan en sık görüleni ve artık birçok psikolojik tanı literatürüne girmiş olan kavram ise Fomo.

İngilizce “Fear of Missing Out” cümlesinin kısaltması olan bu kavram “Gelişmeleri Kaçırma Korkusu” olarak tanımlanıyor. Aslında sadece yakınlarımızın nerede ne yapıyor olduğunu bilme isteği ile hayatımıza giren sosyal medya artık üstümüzde online olmadığımız her dakika bir şeyleri kaçırıyoruz hissi bırakıyor. Bugün ise artan sosyal medya ağları sayısı arttığı için maruz kaldığımız bilgi akışı çok hızlı. Bu akışa yetişemediğimiz noktada gösterdiğimiz bazı davranış modelleri ise bize Fomo'yu işaret ediyor. Hızlı bilgi akışına yetişemediğimiz için her şeyi inceleme fırsatımız olmuyor ve her konu ile ilgili yüzeysel bilgiler edinip buna bağlı davranışlar sergileniyor. Kişi kendini tamamen eksik, yetersİz hissediyor ve bu sosyal davranış modeline etki ediyor.

Her zaman diğerlerinin kendinden daha iyi vakit geçirdiğini, daha çok bildiğini düşünüyor. Sosyal ağları sürekli güncellemek, sosyal yaşantısına zarar verecek şekilde vakit geçirmek, kıskançlık, mutsuzluk, yüksek paranoya en sık rastlanan belirtileri. Eğlenceyi kaçırma, dışlanmışlık hissi, kendi bilgisine olan güvensizlik hissi görülüyor. Başkalarını hava atmakla, övünmekle, sahtecilikle suçlamak gibi davranış şekilleri var.

Çok denekli çalışmaların sonuçları ise korkutucu düzeyde. Sosyal medya kullanıcılarının yüzde 56'sı farkında bile olmadan bu risk ile karşı karşıya. Bir birey sosyal medya ile aşırı zihinsel bir uğraş içerisindeyse, aktif kullandığı anlardan duygudurum değişikliği yaşıyorsa, erişim sağlamadığı anlarda eksiklik hissi çoksa, en sevdiği uğraşı yaparken bile zihni bu mecraya kayıyorsa, bırakmak adına tüm girişimleri başarısız ise ve gerçek hayatındaki insanlar ile iletişim kopuklukları yaşıyor ise bunlar önlem alınması gerektiğini gösteriyor.

Belki belirtilerin hepsi bir arada olmayabilir ama sadece birkaç tanesi varsa bile bu önlem alınması gerektiğini gösteriyor. Uzmanlar ise en iyi korunma yöntemini kişinin kendi hayatına dönme yolları bulmasından geçtiğini söylüyor. Yani yüksek aile ve arkadaş iletişimi, hobiler, spor ya da kişinin keyif anlarını arttırması tek çare.

Hep birlikte iken bile yalnız olmaya başlamamız gerçekten gelecekte bizleri daha saldırgan daha tahamülsüz yapacak. Gerçek insanlara gerçek mekanlara paylaşmadan mutlu olmaya hızlı bir dönüş yapmak şart. Yoksa yakında beraber bir yalnızlık bile yaşamamız mümkün olmayacak.

 

Kuraldışı Sanat Graffiti

yaşam

Sanatın kuralları olur mu? Ya da sanat birileri tarafından uygunluğu verilen bir olgu olabilir mi? Aslında bugün klasik sanat ile modern sanat birbiri ile en çok bu noktada ayrışıyor. Klasik sanat kurallar, ayrıntılar çizerken modern sanat daha özgür olmayı hedefliyor. Ne olursa olsun bu iki sanat şeklini yok saymak mümkün değil. Aslında sanat da insana göre yoğrulan, şekil değiştiren bir yol.

Bugün modern sanat ya da klasik sanata kafa tutan bir grup sanatçılar ise kural tanımaz Graffitti sanatçıları. İlk bakışta bir sokak ressamlığı olarak görülse bile aslında bundan çok daha fazlası. Graffiti tam bir isyan sanatı. Dünyada ve ülkemizde ghettolarda şekillenmiş daha sonra özellikl Avrupa'da tüm sokaklara sıçramış bir sanat. Eserlere bakıp etkilenmemek, sprey boya ile yapıldığına inanmak imkansız. Graffiti, kimi çevrelerce bir sanat dalı olarak kabul edilirken, bir başka bakış açısı da, graffitiyi vandalizm olarak değerlendirmektedir. Genelde yasa dışı ve izinsiz uygulamaları nedeni ile kuralsız olan bu bu sanat bugün birçok Avrupa ülkesinin çehresini oluşturuyor. Bazen sanatçının hayata dair olan isyanını okurken bir başka duvarda hayatın kendisi renk buluyor.

Wikipedia'da yer alan bir bilgiye göre Graffiti, kendi gelişimsel sürecini rekabet ortamının da teşvikiyle hızlı yaşamıştır. Bu gelişim sonucunda “tag” adı verilen graffiti yazarları imzalarına semboller, ilgi çekici resimler eklenmeye başlamış. Bazıları sayısal simgeler, bazıları logo vb. şekiller kullanmıştır. Zamanla kullanılan harflerin boyutları büyümüş, harflerin içi desenlerle süslenmeye başlanmış, herkes kendi yazım tarzını belirlemiş ve kendine has renkleri kullanmış, hatta durum giderek kaligrafi sanatının bir yansımasına dönüşmüştür.

Tüm dünyada 1980 yıllarından itibaren yayılmaya başlayan bu sanat ülkemiz için ise çok çok yeni. Yeni dediğime bakmayın bugün dünyada var olan birçok Graffiti festivaline davet edilen sanatçılarımız var. Bunun dışında çok sayıda olmasa bile bazı belediyeler bu sanatı destekliyor ve çevre düzenlemesinde bu sanatçılara sponsor olarak destek veriyor. Hatta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Gençlik Meclisi bu yıl 5. Kez 'Meeting of All Stars Graffiti Festivali' düzenledi ve tüm dünyadan sanatçıları konuk etti. Bu yıl Barbaros Meydanı ev sahipliği yaptı.

Graffiti şehir hayatının fazlasıyla içinde ve bir anlamda sanatın şehrin damarlarında akması gibi. Otobüste, sokakta yürürken, tramvay beklerken şehrin her yerinde rahatça karşımıza çıkan kimi zaman bizi güldüren kimi zaman düşündüren bir çok graffiti mevcut. Sanırıp bir durup şöyle bir göz atmak ve çirkin mimariyi bu güzel sanatın boyamasını dilemek en doğrusu.

 

 

Hani Uzaya Gidiyorduk?

yaş, yaşam

2000’li yıllara girerken hepimizin uzay teknolojilerini kullanacağını, Mars’ın kapı komşumuz olacağını hatta büyük ihtimal biyonik insanlar olacağımızı düşündük. Daha doğrusu bir şekilde böyle pompalandı ve bekledik. Hatta bankalar 1999 sistemine göre kodlanmıştı ve sistemler birden tarihin 2000 olmasını kaldıramayacaktı. Yılbaşı öncesi bankalara koşup kefen parasını çeken teyzeler amcalar gördük.

Oysa 2000’ler dünya insanını daha biyonik bir hale getirmedi. Sanki o yılların başından itibaren spiritüel bir gaz bulutu üstümüze atılmış gibi hepimiz kendimizi kişisel gelişim kitapları okurken, yoga yaparken, melekler ile çalışırken bulduk. Evet teknolojik olarak daha geliştik ama o bu teknoloji bize yalnızlık getirdi. İnsanlara karşı duyarlılığımız hatta vicdanımız yara alırken öz benliğimize verdiğimiz değer, ben duygusu, ruhu iyileştirme her şeyin önüne geçti.

Açıkçası iyi kitap okuyan bir okuyucu olarak kişisel gelişim kitaplarına hep mesafeli oldum. Oradan aldığım bilgilerin uygulanabilir olduğuna hiç inanmadım. Belki bunun nedeni benim gelişim çağıma denk gelen dönemde %100 düşünce gücü gibi kitapların çok moda olması ve o dönemden bunları okuyup sıkılmamdır tam bilmiyorum. Bugün içinde ‘ben’ geçen ve önce ‘ben’ diyen sistemlerin toplumsal dokuya zarar verdiğine inanıyorum hala ama bir yandan teknoloji ile her bilgiye süzmeden maruz kalan ruhlarımızın bir şekilde arınması gerektiğine inanıyorum. Eskiden sadece haber bültenlerinde ve gazetelerin üçüncü sayfalarında var olan kirli ve zarar verici haberlere gün içinde onlarca kez maruz kalmanın bize daha çok zararı olduğuna inanıyorum.

İşte bu noktada sanırım önemli olan ‘ben’i korumayı öğrenip onu ‘biz’ haline getirebilmek. Yani önce kendi kapının önünü süpürüp sonra komşuya da bir yardım etmek. Yoksa kahveye Mars’a gitmemiz yakın.

 

 

 

 

Bir Fuar Hikayesi

Uncategorized

Biliyordum! Eğer fuara gidersem çok sinirleneceğimi, üzüleceğimi, anılarımın gömüldüğünü göreceğimi biliyordum. Hani derler ya 'rahmetliyi son gördüğünüz gibi hatırlayın bence şimdi görmeyin' işte aynen öyle hissettim. Konuya çok ortadan girdim biliyorum. Çok doldum. Herkesin bildiği üzere 83. İzmir Enternasyonal Fuarı açıldı. Açıldı ama neden açıldı hiçbir fikrim yok.

Öncelikle biraz 'nerede o eski fuarlar' arabeski yapacağım izninizle. O eski fuarlar öncelikle senin ülkenin tüm kültürlerini senin ayağına getirir, yerel girişimcilere kendilerini anlatma fırsatı tanır, uluslararası markaları tanımanı sağlar, ticareti canlandırır, İzmir'in güzel kızlarını ürün tanıtırken izlemene fırsat verir, dünyayı sana getirir, onur ülkesini kimse onu en ince ayrıntısına kadar tanımanı sağlar, şehre karma turist getirir, ülkenin tüm yıl gelmeye fırsat bulamayan tüm sanatçılarını, tiyatrolarını izlemeni sağlar, yerel basını destekler, fuardan çıkarken bir sonraki günün gazetesini almanı sağlar, sokak lezzetleri ile seni uçurur, dünya mutfağı ile şaşırtır, birimize bir şey olur mu korkusu olmadan gece yarılarına kadar seni korur, su dansı ile büyüler, çocuklara broşür toplama yarışı yaptırır DI! Evet şimdi bunların hiçbiri yok. Hiç!

 

Ben bugün bir fuar değil bir mahalle pazarı hatta panayır görünümlü bir korku filmi gezdim sanki. Abartmıyorum. Aklımda kalan şeyler her köşe başındaki dürümcüler, iğrenç çığırtkan ve birbirine karışan müzikler, en kurumsal dediğin bir gsm şirketinin koca çadırı önünde bile 'gel vatandaş gel' diye bağıran insanlar, çin malı yazan ürünler ve yok hükmünde bir fuar. İzmir'li birine pavyon dediğinizde aklına ilk gelen yer fuarın içinde yer alan firmaların kendilerini tanıttıkları alanlar olur ama bana bugün pavyon deseniz işte derim tam anlamını bulmuş. Nedenlerini nasıllarını asla konuşmak istemiyorum. Evet belediyeye, izfaş'a kızgınım ama en çok o fuara sahip çıkmayan İzmir'liye kızgınım. O fuarın Gaziemir'e taşınmasına ses çıkarmayan ve koca bir kültürün göz göre göre yok edilmesine böylesine seyirci kaldığımız için kızgınım. Bugün bir yerleree İzmir'in en yeşil fuar alanının taşındıktan sonra ne olmasını isterdiniz gibi anketler gördüm. Ben eskisi gibi kültür park olmasını istiyorum. İçinde sanat, kitap, vizyon olan gerçekten medeni, on iki ay yaşayan güvenli parkımı istiyorum.

 

Benim bugün anılarım kırıldı. İzmir'i İzmir yapan hani şu çok övündüğümüz medeni duruşun yapı taşı o fuar. İnsan bazen doğduğu şehrin gelişmemesine değil olduğu gibi kalmamasına üzülüyor. Oysa ki şehirler oldukları gibi anlamlı. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak biliyorum ama umarım Atatürk anısına, Ahmet Priştina anısına o alan bir kültür şehrine yakışacak hale gelir. Bu isimlerin altında ezilme İzmir bu isimler ile şehirini yücelt.