#minipost

mini post

IMG_2112

Benim ona karşı olan hislerimi anlatmak garip geliyor. Daha doğrusu olağan, olması gereken hatta sıradan geliyor. Sadece “farklı” olabilecek şey onun bana hissettirdikleri olabilir diyorum. Ben o doğduğundan beri kendimi daha güvende hissediyorum mesela. Sevgiden kaynaklı güven vardır ya. Tüm dünya beni sevmese kaç yazar diyorum.

Biliyorum ki beni kusurlarımla, iyi, kötü yanlarımla sevecek bir canlı var diyorum bu hayatta. Bu öyle bir his ki sizi daha dik daha dinç daha insan yapıyor. O benim insan yanımı besliyor. Ben onun değil o benim güven çemberim oluyor. Kızıyorum, yoruluyorum, pes ediyorum ama sonra o his doluyor işte içime gidiyorum yine onda dinleniyorum.

Ve biliyorum ki bunlar ile yontuluyor şekilleniyorum. Ortaya çıkan kadını seviyorum. Dediğim gibi benim ona hissettiklerim değil ama onun bana hissettirdikleri için yaşamayı seviyorum. #minipost

Anjelika Akbar ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Bazı insanları kelimelere sığdırmak ya da bir kaç cümlede anlatmak hiç kolay olmuyor. Anjelika Akbar kesinlikle bu isimlerden biri. Hayattaki duruşu, sanatının ona kazandırdığı estetik ve ruhunun güzelliğinin her cümlesinde ortaya çıkıyor. Türkiye’den uzakta başlayan hayatının buraya uzanmasını, mesleğini, anneliği konuştuk. Şimdi bu güzel sohbeti sizlerle paylaşıyorum.

Zeynel_Abidin4

  • Biyografinize bakınca sanki ‘müzik’ için doğmuşsunuz. Çok erken yaşta fark edilmiş bir yeteneksiniz. Bugün bulunduğunuz yerde olmanızda ailenizin müzik geçmişi olması ve sizin erken yaşta fark edilmiş olmanızın etkisi var diyebilir miyiz?

Muhakkak ki ailemin rolü büyüktür. Hem annemin, hem babamın müzisyen olmaları (babam orkestra şefiydi, aynı zamanda felsefe profesörüydü) yolumu kolaylaştırdı. Yeteneğimi ben daha birkaç aylık iken fark eden onlar oldu. Yolumu açanlar da onlardı. 2.5 yaşımda notaları biliyordum, annemin bana oyun ile öğretti. Zaten inanılmaz isteğim varmış, her şeyi olağanüstü hızla içime çekiyormuşum adeta… Sadece müzik bilgisi değil; ailemin beni 2 yaşımdan itibaren senfoni konserlerine, operaya sürekli olarak götürmesi de; sergileri gezmem; bunlar hepsi beni çok geliştiriyor ve ilham veriyordu.

  • Belki herkesin çok bilmediği ‘mutlak kulak’ yeteneğine sahipsiniz. Yani sizin için hayatın içindeki her şey bir nota gibi. Bu geliştirilebilir bir yetenek mi yoksa sadece doğuştan mı geliyor?

Hayır, “mutlak kulak” geliştirilebilecek bir özellik değil, tamamen doğuştan geliyor. Beyindeki müzik algısı bölgesi farklı çalışıyor, araştırmalar bunu gösteriyor. Bu aslında kulak ile ilgili bir konu değil; daha çok hafıza ile ilgilidir. Ve elbette “mutlak kulak” özelliğine sahip olup olmadığınızı anlamanız için nota bilmeniz gerekiyor. Kim bilir kaç kişi “mutlak kulak” sahibi olabilir, ama nota bilgisi olmadığı için, bu özelliğe sahip olduğunu bilmiyor…

IMG_51680

  • Eğitim hayatınız Türkiye dışındaki ülkelerde başlamış ve devam etmiş olmasına rağmen birden bire Türkiye’ye yerleşme kararı vermişsiniz. İcra ettiğiniz sanatın en zor yapıldığı ülkelerden birine gelme kararını nasıl verdiniz?

Ben karar vermedim. Öyle oldu. Daha SSCB dağılmadan önce Rusya’da UNESCO üyesiydim. Eski eşim ile birlikte Türkiye’ye Uluslararası bir film projesi için geldim; eski eşim filmin senaristi, ben ise bestecisiydim. Hamileydim ve oğlum Yuri (Yürek) İstanbul’da doğdu, çünkü doktor artık uçağa binmeme izin vermedi. O zaman henüz SSCB dağılmadı, ve Ruslar henüz Türkiye’ye gelmiyordu. Sanırım ilk gelen ben ve eski eşim idikJ Bebek biraz büyüsün diye birkaç ay burada kalmaya karar verdik. Ve o sırada, hiç Türkçe bilmeden bile, bazı Türk insanları ile kurduğum gönül diyalogu bana çok özel ve güzel geldi. O zaman tanıştığım o güzel insanlar bana Türkiye’yi muhteşem taraftan tanıtmış oldular; sözlerle değil, ama gözleri ve gönülleri ile… Daha sonra SSCB dağıldı, ama zaten kalbim ısrarla Türkiye’de kalmak istediğini bana söyleyince; ve hayatım boyunca kalbimin sesini dinleyen biri olarak başka bir şey düşünemedim bile. Tüm ailem ilk başta şoktaydı…Çünkü kararımda onlara göre “hiçbir mantığı yok”tu…  Sonra herkes yavaş yavaş alıştı. Sonra da hepsi Türkiye aşığı oldular zaten!..

  • Bir kadın olarak ve bunun yanında sanatçı kimliğiniz ile Türkiye’de ki sanat gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanat insanoğlunun varoluş yansımasıdır…İnsanlık var olduğu sürece sanat da olacak. Her ülke sanat yolunu tarihi, coğrafi, kültürel, geleneksel özelliklerine güre oluşturuyor. Her bir yol diğerinden ne üstün, ne de eksik. Sadece özgündür. Türkiye harika bir ülke; harika gönüllere sahip insanların ülkesi. Ve burada sanat her yerden fışkırıyor. Daha fazla eğitim gerekiyor sanat konusunda, bu bir gerçektir. Fakat zaten mükemmelleştirilmenin sonu yoktur, sanat öyle bir olgudur… Eğitim sadece sanat dallarında değil, her disiplin için gerekiyor. Anne olarak, eğitimci olarak bunu her zaman vurguluyorum. Sanat önemli olduğu kadar, sanat ve estetik algısı da bir o kadar önemli. Sanatı algılama yeteneği zamanla gelişen, üzerinde durulması gereken bir konu. Ve okulda bile değil, ailede başlar… Dolayısı ile yeni nesillerin zarafet, sanat algısının oluşması ve gelişmesi için anne babanın, özellikle de annenin bu konuda yeteri kadar örnek teşkil etmesi gerekir diye düşünüyorum…

DSC_0090

  • · Vivaldi’nin “Dört Mevsim” keman konçertolarının dünyada ilk kez solo piyano uyarlamasını siz gerçekleştirdiniz. Yaptığınız müziğin aslında deneysel bir yönü olduğunu söylemek mümkün mü?

Elbette deneysel yönü var. Eğer sadece yorumcu, icracı değilseniz, besteci iseniz, deneysel olmadan zaten olamazsınız. Doğaçlama, deneysellik besteciliğin olmazsa olmazıdır. Besteci olarak kendisi sadece bir müzik disiplini ile asla sınırlamadım. Müzik denilen olağanüstü olgunun sınırı asla olamaz; doğasına aykırı olur. Sınırları insanlar çizer, sonra da çizdikleri sınırları ya kendileri, yada başkaları kaldırırlar zamanla. Benim çalışma alanım birçok yönde gelişiyor; senfonik orkestra için atonal, avant-garde besteler; tonal, oldukça kolay algılanabilecek romantik besteler; birçok enstrümanlar ve grupları için çağdaş klasik, veya romantik, veya hafif klasik besteme rastlayabilirsiniz; film müzikleri; çocuklar için besteler; vokalizler; romanslar, ayrıca transkripsiyonlar ve etnik kökenli müziğin klasik müzik ile kucaklaşması diyenilceğim çalışmalar…Bana bırakılırsa çizgi film müziklerini de bestelerdim, ama öyle bir fırsatım henüz olmadı.

  • Batı müziği eğitimi alıp doğu müziğinin etkin olduğu bir coğrafyada yaşamanın size katkısı nedir?

Bana muazzam bir katkısı oldu. Eskiden, Rusya’da, hatta Özbekistan’da iken bile ukala, elitist, klasik (ve bir müddetten sonra atonal, çağdaş müzik) dışında kalan tüm müzik türlerine burnumu kıvıran; halk müziği basit gören bir müzisyendim. Çünkü aldığım eğitimin böyle konservatif bir yönü vardır. Bundan kaçamazsınız. Klasik eğitimini aldığınız formasyon sizin bir klasik müzik fanatiği olmanızı hazırlıyor; ki yüzyıllardır var olan bu müzik türünün sert kural koruyucusu olunuz diye. Aslında her bir formasyon kendini savunmak için böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duyar. Fakat aynı zamanda, yüzyıllardır klasik müziğin içinde tüm dogmalarla tanışıp ve dogmalara karşı çıkıp onları yıkan insanlar çıktı. Her yeni besteci bunu yaptı. Yani o konservatif duruşunu yıkıp akıntıya ters yüzmüştü. Ve bu da klasik müziğin gelişmesi için olmazsa olmazı. Ortada bir tezat var. Ve bu tezat sayesinde klasik müzik hem kendini koruyor, hem de geliştiriyor. Ben eskiden sıkı koruyucular kampında olup, sonra akıntıya ters yüzenler kampına geçmiş oldum. Ve benim için bunu sağlayan Türkiye’ye gelişim ile birlikte tam anlamı ile Doğu müziği ile tanışmamdı.

Zeynel_Abidin5

  • Atatürk’e ithaf ettiğiniz bir besteniz var. ‘Güneşin Doğduğu Ufuk’ Bu bestenin dünyaya açıldığı şehir ise İzmir oldu. Bu bilinçli bir seçimiydi ve bestenin doğuş hikâyesini anlatır mısınız?

Türkiye’ye 23 sene önce ilk geldiğim gece TRT ekrarnında dalgalanan bir Türk Bayrağını ve üzerinde bir adamın fotoğrafını gördüm. Bir de fonda çok güzel bir müzik çalıyordu. Ekranda gördüğüm adamın gözlerine kilitlendim… Bildiğim gözlerden değildi o… Ruhumun derinliklerine kadar etkilendim. Gözlerin ne şekli, ne rengi, ne başka fiziksel bir özellik idi beni etkileyen. Oradan bakan ruh idi bana dokunan. Gözler ruhun yansımasıdır. Ve etkilenen de ruh oluyor. Müziğin İstiklal Marşı, adamın da Mustafa Kemal Atatürk olduğunu daha sonra öğrendim. Türkçe bilmiyordum, ama birkaç fotoğraflı kitap buldum. Sürekli fotoğraflara bakarak, bu insanı ve yaptıklarını hissetmeye çalıştım. Türkiye tarihi ile ilgili bir şey bilmiyordum. Ama hiç bir şey. Tamamen beyaz sayfada ruhen hissettiklerim vardı. Ve bunlar aniden müzik olarak içimden akmaya başladı. Bu bestem Türkiye’de yaptığım ilk besteydi, Senfonik Orkestra ile Piyano için Rapsodi. Eserde Piyano – Atatürk idi, orkestra ise tüm Türk insanları…

Dünya Prömiyeri İzmir’de oldu, ama bu özellikle planlanan bir şehir değildi; Rengim Gökmen yönetiminde İzmir Senfoni Orkestrası ile gerçekleşti, piyano solisti bendim.

  • ·        2011 yılında ‘İçimdeki Türkiyem’ adında bir kitap çıkarttınız. Bu kitap aslında bu ülkeye karşı olan sevginizin bir ürünü gibi oldu. Bu projeye başlama fikri nasıl çıktı ve yazarlık üzerine farklı çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

Türkiye’de yaşamamın 20. yılını kutladım bir anlamda. Bir anlamda bu kitap paylaştığım duygular Türkiye’ye ödediğim bir vefa borcu oldu. “Yazmasaydım olmazdı” idi… Sadece kitap değil, aynı adı ile albüm da çıktı; hatta bahsettiğim Atatürk bestem de o albümde yer alıyor. Türkiye’de yaşadığım bunca olay, duygu bende sadece kelime olarak değil, elbette ki besteler olarak ortaya çıktı; çoğu o albümde var. Albüm hala satılıyor… Yazarlığa gelince, ses kadar söz da benim için daima önemli idi. Okul yıllarında çok sayıda şiir yazmıştım, Rusya’da yayınlanmıştı. Birkaç tiyatro oyunu için senaryo yazmıştım ve sahneye koymuştum. Daha sonra felsefi masallar yazdım, hem Rusya’da (Moskova’da) hem de Türkiye’de (İnkılap ve daha sonra Kırmızı Kedi tarafından) yayınlandı. Yani yazmayı her zaman seviyordum. Türkçe dersi hiç görmedim, yıllar içinde kendi kendime algıladım, öğrendim kadar kullanıyorum. İşte kendimi Türkçe’de biraz rahat hissetmeye başladığımda ilk önce Türkçe şiirler yazmaya başlamıştım, daha sonra işte bu kitap ortaya çıktı. Devam ediyorum. Sırada üç kitap var. Bir tanesi hazır, diğer ikisi proje aşamasında.

izmirJazz2

  • Özel hayatınızda neler yapıyorsunuz? Müzik dışında sizi gerçekten mutlu eden şeyler neler?

Elbette ailem benim çok büyük mutluluk kaynağımdır. Eşim ve iki çocuğum ile zaman geçiriyoruz. Yani sadece besteci ve piyanist değilim, bildiğiniz kadın ve anneyim:) Kadınlar ve anneler ne yapıyorsa, ben de yapıyorum.

Sinema sanatını da müzik kadar seviyorum, özel ilgi alanımdır. Fotoğraf çekmeye seviyorum… Pasta yapmayı bayılıyorum… Ve de “hakiki insan nasıl olunur” konusunda bir yolculuk yapıyorum. Çünkü bizim bu Dünya’ya geliş sebebinin bu olduğuna inanıyorum…Ve gerçek anlamda “insan” olmak zor bir zanaattır… Bu da zaten her ne yaparsanız, nerede olursanız olun, hep içinde bulunduğunuz haldir…

  • İki tane çocuğunuz var ve mesleğiniz dışında bir de annesiniz. Anne olmak ve bunun getirdiği değişimler müziğinize yansıdı mı? Kadınlar gerçekten anne olduktan sonra değişiyorlar mı sizce?

Anne olmak müziğime  şefkat ve duygu seli kattı… Tüm kadınlar için konuşamam, ama bence muhakkak değişiyorlar. Bence bir çocuk doğurup değişmemek için taş olmak lazım:)

820

  • Bir süredir sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorsunuz. Birçok sanatçının tersine gerçekten tüm doğallığınız ile yazdığınıza inananlardan biriyim. Sosyal medya araçlarının size ve yaptığınız işe yabancı olan insanlara müziğinizi anlatabilmek için bir araç olduğuna inanıyor musunuz?  Ve bunun için bir şeyler yapıyor musunuz?

Bunun için bir şey yapmıyorum. Tanımadığım insanlar olsa da, ben o insanları “yabancı” olarak görmüyorum. Eğer yabancı olarak görürsem, sahnelerde ne işim var ki… Bırakın yabancı olmayı, konserlerden sonra akraba gibi oluyoruz. Twitter ve Facebook’ta benim için “yabancı” yoktur; o yüzden aklımdan ve kalbimden ne geçerse, paylaşıyorum. Kaygısız olarak.

  • ·        Ünlü piyanist Arthur Schnabel ‘Notalara diğer piyanistlerden daha fazla hakim değilim ama notalar arasındaki o ‘es’ler yok mu… İşte sanat orada yatıyor” demiş yeteneği ile ilgili bir soru için. Peki, siz nasıl tanımlardınız?

“İçimdeki Türkiyem” kitabımda dedim ki; Piyanist misin, yoksa besteci diye soranlara verdiğim cevap: ben sadece piyano enstrümanını iyi kullanan bir besteciyim. piyanist olarak farkım,10 parmak yerine 10 kalbim var; tuşlara onlarla dokunuyorum”…

Fotograf Yurek Akbar  1

  •     Son olarak bundan sonraki projeleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Film müziği projesi var, aynı zamanda baş rollerinden birini oynayacağım bir film; aynı zamanda 10 sene önce planladığım ama o sırada teknik nedenlerden dolayı gerçekleştiremediğim bir projeyi önümüzdeki sezonda gerçekleştireceğim İnşallah. Ve ayrıca sırada bekleyen kitaplarım var…

Aşağıdaki videoda Anjelika Akbar’ın Atatürk ve İstiklal Marşından etkilenerek bestelediği ‘Güneş’in Doğduğu Ufuk’ eserini dinleyebilirsiniz.

20 vs 30

yaşam

Yaş konusu her zaman karışık ve değişken bir konu aslında. Herkesin yaşadıklarına ve deneyimlediklerine göre değişen bu konuya biraz karşılaştırma ile bakalım istedim. Elbet cinsiyet etkeni bu konuda farklılaştırma getirse de aşağı yukarı ortak olan noktalarda yok değil. İnsanın en büyük değişimleri yaşadığı iki yaş grubu olan 20’ler ve 30’lar neleri değiştiriyormuş görelim.

7274a83772d2787c6878c0b5759e8c50

20’lerin başları egonun en yüksek olduğu dönem. Bir kere ‘ben’ duygusu daha ön planda.Her şey senin çevrende dönüyor ve senin için var. 30’ların başı ise ilk acı gerçekle tanışma yaşların. Ben merkezci tavır daha çok ‘neden ben’ çerçevesine dönüyor. Başka insanların olduğuna dair farkındalığın ortaya çıkıyor ve bununla beraber öze dönüş başlıyor.

20’ler öğrenme ile geçiyor. Bilgiye olan açlık daha fazla. 30’lar ise anlama yaşı. 20’lerde öğrendiklerini anlamak ile geçiyor ve bunun yanında yeni bilgiye olan ilgin azalıyor. Daha net daha kısa ve yormayan bilginin peşinden gidiyorsun.

bb3865ee2e32d1a2b5450c4a624cf248

20’ler eğlencenin en üst noktada olduğu ve sosyalliğin ne kadar çok dışarıda olduğunla ölçtüğün dönemler. Kiminle beraber olduğun  değil nerede olduğun daha önemli. 30’lara yaklaştıkça ve 30’ları yaşamaya başlayınca mekandan çok kişileri seçmeye başlıyorsun çünkü artık eğlenmek için acelen yok.

20’ler karar vermenin bir saniye sürdüğü dönem çünkü yarın telafi şansın var. Bir günde istifa edip bir günde okul bırakıp bir günde sevgilinden ayrılıp ya da bir günde sevgili bulabildiğin yaşlar. Biliyorsun ki yanlış yaparsan yarın telafi edebilirsin. 30’lar ise telafinin imkansız olmasa bile zorlaştığı yaşlar. Önce düşün sonra hareket et yaşı. Bilinç altı ve toplum bu yaş dilimine karar verme konusunda daha acımasız. Hata yaparsak ya da yanlış karar verirsek ‘son şansı’ kaçırmış olduğumuz hissi içimizde. Bunun yanında 20’lere göre aldığın kararlar daha yere basan ve hata ihtimali düşük.

cfb605e90d605c6a995894c8f92dc2af

20’ler ne yersen ye eritirsin yaşı. Vücudunu tanımaya ihtiyacın yok. Ufak bir iki dengeleme ile biliyorsun ki metabolizman senin yanında senin için çalışıyor. Kremler, bakım kürleri vs senin için zaman kaybı. 30’lar ise özellikle kadınlar için vücut farkındalık yaşı. 20’lerin hesabı 30’larda kesiliyor. Artık metabolizma taraf değiştiriyor ama değişim imkansız değil sadece ek askere ihtiyacın var. Bunun yanında gittiğiniz güzellik merkezinde yaşınızı söylediğinizde artık size kremler vs önerilmeye başlıyor. Sistem 30’ların cüzdanını zorluyor.

3f437c96b81095de7d9cb945bc8ebf72

20’lerin ortalama olarak yarısı hala öğrenci olarak geçtiği için genelde para kavramı biriktirmeye değil aileden alabildiğini eritmeye yönelik çalışıyor. Burada bilinçli kişileri bir kenara ayırıyorum tabii. Kariyer ise henüz ufku görünmeyen bir açık deniz misali önünde seriliyor. Kimisi bu yaşlarda sürat teknesine biniyor kimisi kayık çekiyor ama bir şekilde aynı efor harcanıyor. 30’lar geldiği anda ise işte tam bir ışık hüzmesi gözünüzü alıyor. Ben neredeyim, neden bu koltukta oturuyorum, bu insanlar kim soruları sizi zorluyor. Ve büyük bir kesim şu soruyu soruyor. Ben ‘gerçekten’ bunu mu istiyorum? 20’lerde kurduğun ünlemli cümleler 30’ların soru cümleleri oluyor.

a157493d44aa136f776dcdd631c57640

20’ler ilişkileri çok daha hızlı. Kriterler daha yüzeysel. Sadece sevgili anlamında değil arkadaşlıklar içinde bu geçerli. Sevgili olmak, ayrılmak, barışmak, arkadaş olmak, dostluk kavramı çok daha basit. Ne kadar daha çok kafa yorduğumuz düşünülse bile aslında esas 30’lara geldiğimizde anlıyoruz ki ilişkilere yeniden başlamak, hayata yeni birini almak daha zor. 30’lar sadeleşme getiriyor. Yalnızlığa değil ama az ve öz insana duyulan ihtiyaç artıyor. Zaten o yaşa kadar yanınızda kalabilen sevgili ve arkadaşlar o yaştan sonra sizinle devam ediyor. Bunun tek nedeni ise kendini tanımaya başlamak aslında. 30’lar kendinize dair tanımlamaların en net olduğu yaşlar.

73ef98a7301b2ba17bc9b34fd106d854

Aslında bu anlattığım çerçeveden bakınca bir önceki yaş dilimi sizi bir sonraki yaş dönemine hazırlayan bir süreç olarak geçiyor gidiyor. Ve bu şekilde işleyince ‘zaman hızlı geçiyor’ hissi insana yapışıyor. Zaman geçtikçe zamanı bükme isteği ortaya çıkıyor. Yaşlanmak; hoş değil ama ilginç bir hal alıyor içimizde. Ben 30’lardan 40’lara yürürken aslında sadece neden 20’lerde bu kadar koştuğumun cevabını arıyorum. Bu taraftan bakınca da felsefemiz ‘Hiç gecikmeden yaşamaya başla ve her bir günü, ayrı bir yaşam gibi gör’ olmalı diyor insan.

Bu Kampanyanın Rengi Kırmızı

yaşam

Son günlerde Mac, ipad, iphone kullanıcıları app store bölümünü açtıklarında kıpkırmızı bir sayfa ile karşılaşıyor. 1 Aralık Dünya AIDS Günü için oluşturulan kampanya sayfasındaki 25 uygulama, yeni ve özel içerikler ile satılacak. Afrika'daki AIDS hastaları için çeşitli markalarla düzenlenen kampanyalar aracılığıyla kırmızı ürünlerin satılması ile araştırmalar için bir fon oluşturuluyor. Apple şirketi 7 aralık tarihine kadar elde edilen tüm kazancı Global Fund'a aktaracak.

Bu kampanyada Apple yalnız değil. Birçok global marka bu kampanyaya destek vererek hem AIDS bilinci oluşturuyor ve araştırmalara ciddi bir kazandırıyor. İşte Apple dışında kampanyaya destek olan ürünlerden birkaçı.
Moleskine RED kampanyası için bu defteri tasarladı.
Tenis sporuna özel hazırladıkları ürünler ile talep gören Head markası RED için bu çanta ve tenis raketini piyasaya çıkardı.
Beats firması da RED için destek olanlardan.
Dallas Buyers Club'ın çıkan müzik albümünün tüm geliri RED'e aktarılıyor.
 

Kampanyayı incelemek isteyenler http://www.red.org adresini ziyaret edebilir.

 

 

 

 

 

#minipost

mini post

IMG_2066.JPG

Binbir yüzümüz var bizim. Her aynaya baktığımızda bile gördüğümüz başka insan. Her nefes alışında artık bir saniye önceki insan değilsin mesela. İşte iyi/kötü insan kavramı buradan çıkıyor.

O yüzlerin içinde ne kadar çok iyi varsa iyisin ne kadar çok kötü varsa kötü. Ondandır en nefret edilen insanların bile sevenlerinin olması. Onlar başka yüzünden görmüştür onu. Yüzde yüz iyi diye bir şey zaten yok. Herkesin içinde mutlak bir kötülük vardır. Bende yok diyorsun şu an değil mi? İşte sana kötü haber o “bende yok” diyen egon senin kötü yönün. İçindeki o yüzlerle yüzleşmeni engelledikçe aslında kocaman bir baskılanmış kötülük birikiyor içinde.

Gelelim ikiyüzlülük meselesine o iyi değil işte. Binbir yüzle harmanlanmış değil bir kere. İyiler kötüleri bastıracak kadar güçlü değiller. O yüzden asıl mesele iyi yüzlerini çok tutmak. Hayali kötülük denen şey romantik ve çeşitlidir. Gerçek kötülük kasvetli, monoton, boş ve sıkıcıdır. Hayali iyilik sıkıcıdır. Gerçek iyilik ise daima yeni, muhteşem ve baş döndürücüdür.

Maugham’ın tiyatro için yazdığı bir eserde şu geçer; Kötülüğün açıklaması yoktur. Kötülük evren düzeninin gerekli bir parçası olarak görülmeli. Onu yok saymak çocukluk, ona hayıflanmaksa mantıksızlıktır. Şimdi en iyisi kötülere hayıflanmak yerine iyiler için biraz çalışalım. #durumbildirimi #minipost