Minipost 

yaşam

  
Bütün gün elim gidip geldi bu konuda yazmaya. Çocuk hakları gününün önemini bilip, söyleyeceğim şeylerin havada asılı kalacağı gerçeği bu ikilemi yaşattı. Sadece benim ülkemde değil tüm dünyanın penceresinden baktığımızda elimizde kocaman bir “eşitsizlik” gerçeği var. Bir yanda pamuklara sardığımız çocuklarımız bir yanda elimizin bağlı kaldığı çocuklar. Oysa biliyorum ki ne zaman bir çocuğa onun saflığına zarar vermeden dokunursak, sadece ihtiyacı olanı verip kendi hükümlerimizi, öğretilerimizi, inançlarımızı yüklemeden özgürce büyümesine izin verirsek değişecek bir şeyler. 

Çocuk konusunu tartışmak gelecek kehaneti yapmak gibi. Bugünün hesabı yarın ödenecek. Nasıl dünün sevgisiz büyüyen çocukları bugün bir yerlerde hesap kesiyorsa aynen öyle. Benim ütopik gelecek dileğim ise “çocuklara sınırsızlık hakkı” ülkelerden, inançlardan, coğrafyalarından sorumlu tutulmadan büyüyebilen çocuklar. Ne, nasıl bilmiyorum ama her çocuk özgür olmalı onu biliyorum. Büyük çerçeveyi bırakın küçük çerçevede kendi evimin içindeki çocuğa bile kurduğum “yapma, itme, çekme” gibi onlarca sınır cümlesi bile rahatsız edici. Oysa onların siyah beyazı renklere dönüştürme yetenekleri var. Temiz insan beyninin yaratıcılığının birer kanıtı hepsi. Sınavlarla, hırslarla çocukluktan alınıp yarışa sokulana kadar hepsi başlı başına yaratılmış mucize. Sağlık, eğitim, yaşam, sosyal haklar gibi onlarca maddeleri kenara bırakın çocuklara boyalar verin. Gerisini onlar halleder. Çocukları kendinize çevirmeyin siz onları takip edin. Doğru yol onların… 

Çocuklara dair okuduğum bir alıntı ile nokta koyayım. Anladım ki çocuklara nasihat vermenin en iyi yolu, önce ne istediklerini keşfetmek, sonra da onu yapmalarını öğütlemekmiş. 

  #minipost #durumbildirimi #çocukhakları 

Yoga mı Akıl mı?

yaşam

yoga
Bu ara hangi gazeteyi açsak ya da hangi haber kanalını izlesek sürekli tartışılan bir konu var. Bir yoga hocasının kurduğu bir sisteme o sistem içinden insanların baş kaldırışları. Aslında gruplar içinde çıkan sorunlar normaldir. Hele bu şekilde sayıları binleri bulmuş gruplarda böylesi olaylar yaşanması çok doğal. Tabii bu olayların istismara kadar gelmiş olması insanların daha çok ilgisini çekti ve aynı derecede tepkilere yol açtı. Açıkçası ben daha önce bu yoga grubu ile ilgili sizlere yazılar yazdığım için ister istemez bir kez daha bir şeyleri açıklama ihtiyacı duydum. Önceki yazılar burada. https://durumbildirimi.com/2013/11/06/yoga-ile-tanisma-hikayesi/

yoga1

 

Öncelikle bahsedilen iddialarda bir adamın çevresindeki insanlara müridi gibi davrandığı ve bunun yanında onların parasından faydalandığı yazılmış. Şimdi ben buradan size gerçekten bunlar olmuş ya da olmamış diyemem ama ortada şöyle bir soru var. Sen kendini bu kadar kullandıracak kadar niye bıraktın? Bu sistem içinde benim ailemden neredeyse dört yıldır her etkinliğine katılan, kitaplarını okuyan, yayınlarını takip edenler var. Ben bu kişilerde ne bahsedilen şekilde bir kendini adamışlık neden görmedim? Neden bazı insanlar sadece fayda görürken bazıları bu şekilde istismar edilmiş? Bu konunun iki yönü var aslında. Hepsi kendilerini anlatırken ne kadar eğitimli, üst düzey olduklarından bahsetmiş peki bu kadar akıl yürütebilen insanlar kendilerini duygusal ve maddi açıdan bu kadar uzun yıllar kullandırtması nasış olur?  Hem şubelerinden aldığım derslerde hem Akif Manaf’ın kendi yaptığı derslere katılmış biri olarak hiç o derece istismar edilecek boyutta bir şeyi ben yaşamadım. Bunun dışında madem bu kadar ‘kötü’ bir hoca var başınızda acaba neden tüm eğitimlerde o adamın çevresine set çekip sadece size adanmış bir varlıkmış gibi davrandınız? Neden kendi girişimleriniz ile açtığınız merkezlerde o insanın öğrettiklerini binlere yaydınız. Yogaya sadece rahatlama ve spor gözü ile bakanlara ve bunu dile getirenlere itiraz edip hocanızın felsefesini öğrenmeleri için dayattınız? Gerçekten bu kadar yıl boyunca hipnoz halinde kaldığınıza inanmamız mı gerekiyor?

yoga-3

Bir diğer açıdan gerçekten bu söylenen her şeyin yaşanmış olduğunu var sayalım. Bir adam sizin tüm  paranızı, emeğinizi alıp aynı zamanda sizden duygusal anlamda faydalanırken aileniz ve çevreniz bunu nasıl alkışlıyordu? Sizin hipnoz dediğiniz şey hayatınızdaki boşlukların yerine koyduğunuz bu felsefenin sizde yarattığı bir akıl tutulması mı? İnsanlara ticari olarak bu akademinin ürünlerini, derslerini kitaplarını satarken hipnozda mı yaşıyordunuz? Yoksa ticari kaygılarınızı ortadan kaldıramayacak kadar derin gevşemediniz mi? Kısacası ‘akıl’ ‘zeka’ üzerine kitaplar okuyup, satıp bir yandan bu kadar akılsız davranacak kadar ne yaşadınız?

Bu hikayede sadece tek bir mağdur var. Ve o mağdur bu davada ne davacı olan ne de davalı olan isim. Tek mağdur bu sisteme spor amaçlı ya da sadece yoga yapmak amaçlı giren ve kendi öz benliğini kaybetmeden sadece kendi için orada olan insanlar. Bu kadar hızlı büyüyen bir yapı içinde çok olası olan bu çirkin durumların yogayı gerçekten seven ve bundan fayda sağlayan insanları etkilememesini dilerim.

 

Amy’e Dair Notlar

yaşam

Amy Winehouse sesi, şarkıları, yaşadıkları ve beklenmedik ölümü ile dünyada bir döneme adını yazdırdı. Onu dinleyen birçok kişi şarkılarının güncelliğini her zaman koruyacağına dair ortak fikirde. Sanki 27 senelik yaşamında 100 yıllık işler yapmış gibi her zaman canlı. Hayatına dair belgesel niteliğindeki filminin gösterime girdiği bu günlerde Amy’nin hayatına dair bazı notlara yer vermek istedim.
  
İşte Amy’e ve onun hüzünlü hayatına dair bir kaç not

Eğitim hayatını birçok farklı okulda geçiren Amy Winehouse her okulda zaman zaman uyum problemleri yaşamış. Susi Earnshaw Tiyatro Okulunda öğrenim görürken taktığı piercing yüzünden uzaklaştırılma cezası aldığında “okullar beni sınırlandırıyor, içimden taşan şeyi ifade etmeme izin vermiyorlar'” demiştir.

   
 
13 yaşında Sylvia Young okuluna başladığı sene ilk gitarını alan Amy bestelerini yapmaya başladı. O dönemi ve ilk sahneye çıkmaya başladığı dönemi günlüğünde şu sözleri ile anlattığı söylenir;

“Şarkı söylemek benim için her zaman önemliydi. Ama asla bir şarkıcı olacağımı düşünmedim. Sadece istediğim zaman yapabileceğim bir şey olduğu için şanslı hissediyorum. Ünlü olacağımı sanmıyorum. Bunu kaldırabileceğimi düşünmüyorum. Büyük ihtimalle deliririm. Ciddiyim, deliririm!”

   
 
Okuldan öğrendiği şey ise “Müziğin bağırmaktan değil, hissetmekten ve ince eleyip sık dokumaktan’ geçtiğidir.

  

Dövmelerinin hepsinin onun için bir anlamı vardı. İlk dövmesini 16 yaşında yaptırdı.
İlk albümü Frank Record Company şirketinden çıktığında ona yöneltilen sorulardan biri ‘albümün adı neden Frank’ oldu. “Albümün adının Frank olmasının sebebi babamın bana küçükken Frank Sinatra şarkıları söylemesidir. Ruhumu işleyen o melodilere bir teşekkürdür” demiştir. Birçok müzik eleştirmeni Frank adının aynı zamanda ‘dürüst’ olmasının Amy’nin müziğinin dürüstlüğünü ve samimiyetini yansıttığını yazmıştır.

  

The Hawley Arms, Jazz After Dark, stepherds Bush Empire gibi Londra mekanlarından şarkılarını söyleyen Amy çok kısa sürede ülkede farkedilmişti.
  
 
Ününün Londra ve İngiltere sınırından çıkması ise Back To Black albümü ile oldu. Recording company bu albüm ile beraber ilk günden emin oldukları dünya çapındaki başarıyı elde edeceklerini çok iyi biliyordu.
2007 Mtv Avrupa Müzik Ödülleri, 2007 Avrupa Brit Ödülleri, Echo Müzik Ödülleri ile başlayan ödül serüveni 2008 Grammy Ödülleri ile rekorları kırdı. Dünyada aynı günde 5 Grammy ödülü kazanan ilk ingiliz ve kadın sanatçı olan Amy Winehouse artık dünya listelerinden en üstteydi.

  

Aşk hayatı ise Amy Winehouse’un hayatına en çok iz bırakan, albümlere işleyen ve birçok seveni tarafından onun sonunu hazırlayan etken olarak konuşuldu. Bir barda 2003 yılında tanıştığı Blake’e olan tutkulu aşkı yaşadıkları ayrılıklarda onun üstünde büyük izler bıraktı. Amy’i terk edişi ile beraber ortaya çıkan Back to Black albümü bu aşkın hikayesini anlatıyor gibiydi. Daha sonra Blake ile evlenen Amy onu aşağı çeken ve uyuşturucunun hayatında yoğunlaştığı dönemi yaşamaya başladı. Aşkından bahsederken aynen şöyle demişti ” Uğruna ölebileceğim birine aşık oldum. Bu da kötü bir alışkanlık gibi. Değil mi”

  

Londra Canden onun kendini bulduğu şehirdi. Bu bölgede olan ve en sevdiği mekan olan The Hawley Arms sahnesinden dinliyenlere “Sadece insanların sesimi duymalarını ve dertlerinden kısa bir sürede olsa uzaklaşmalarını istiyorum” diye seslenirdi.

  

  

 
 
Çok sevdiği şehir Londra onun arkasından sokak sanatları, çizimleri ve melodileri ile Amy’i yaşatmaya devam ediyor. Parlak bir yıldız olarak 27 senesini anlatan Amy belgeseli İngiltere’de 520.000 euro hasılat yaparak ilk haftada en çok izlenen film oldu.

  

 

 
 

Sizin Renginiz Siyah

yaşam

  Dünya her hücresinden sarsılıyor. Her gün bir yerlerde sadece yaşamaya devam eden insanlar yitip gidiyor. Hiçbir dini, siyasi duruşu ayrışmadan sadece o an orada oldukları için ölümle tanışıyorlar. Maça gittiği için, arkadaşları ile yemeğe çıktığı için, metroda eve gitmeyi beklediği için, sevdiği müzik grubunu dinlediği için ölüyorlar. Ya da bir arada, elele BARIŞ diye bağırdıkları için ölüyorlar. Kimse ölmesin diyen de ölüyor ben hiç bu konulara karışmam diyen de. 

Siyasi, dini, politik ne olursa olsun bir nedenle teröre kurban giden insanların hayatt hikayelerine bakıyorsun rengarenk, cıvıl cıvıl. Bir kere ya eğlenmeyi biliyorlar ya da gülmeyi. Kocaman gülümsemeleri miras gibi işliyor benim ruhuma. Oysa bu gülüşleri hiç gülemeyenler öldürüyor. Hiç arkadaşları ile bir maçta kol kola girmek nedir bilmeyenler ya da sevgilisi ile sevdiği grubu sahnede izlemek nasıldır bilmeyenler. Aile ile yenilen sıcak yemeklerin güzelliğini bilmeyenler. Bir iş için tüm gün çalışıp sonra evine dönerken sana kucak açan metro koltuğunun rahatını bilmeyenler. Sadece kendi mutluluğun için değil tüm ülkenin, dünyanın barış içinde kalması için çalışmayı akılların ucuna getirmeyenler. Çünkü onların beyinleri uyuşuk. İnandıkları yaradanın yarattığı canlara zarar vererek sonsuz mutluluğu garantilediğini sanan cahil beyinler. 
Sizler inandığınız yaradanın bahşettiği nefesi siyah renginizi saçmaya harcarken bu dünyayı rengarenk boyamaya devam edecekler. Siz istesiz de istemeseniz de bu dünya barışın renkleri ile tanışacak. Bizler sevip, aşık olup, sarhoş olup, sahip olup mutlu olurken sizler kendi siyahlarınızda kaybolacaksınız. Ve bir gün ilahi adalet gerçekten işlediğinde sizler için çok geç olacak. Korktuğunuz ateşi bu dünyada nefes alırken tatmanızı dilerim. 

Minipost 

yaşam

  
Ne sağım ben ne sol dümdüzüm. Ne siyahım, ne beyaz en çok griyim. Ne sabahımdan vazgeçerim ne gecemden en çok ikisine çalanım. Ne sıcağım, ne soğuk en çok ılık ruhum. Ne geçim ben ne erken her şeyin tam zamanındayım. Ne iyiyim ben ne de kötü sadece seçtiğim duruşum, gerekenim. Ne yarınım ben ne dün en çok bugünüm hatta şu an. Ne tutkuyum ne nefret en çok olduğu gibi kabullenişim. Ne tarafım ne tarafsız sadece özüm, sade, olduğu gibi. Ve en çok olamadıklarım “ben” şu an. Ya da olacaklarım.