Diyetisyen Andaç Yeşilyurt ile Beslenme Üzerine

Bir Dilim Sohbet, diyet, sağlıklı yaşam

10514385_10152169217626065_1274526654156345355_o

Röportaj: ÖZGE DOĞAN

Genelde mevsim yaza dönerken aklımıza gelse de daha sağlıklı bir bedene sahip olma herkesin isteği. Bu süreçte birçok farklı yöntem, liste ya da reçete var. Hiç şüphesiz ki bir uzman ile beraber çalışanlar özellikle kilo verme sürecinde çok daha başarılı oluyorlar. İzmir’de sağlıklı beslenme konusunda adından sıkça söz ettiren Andaç Yeşilyurt ile sizler için bir söyleşi gerçekleştirdik. Zayıflama konusunda doğru bilinen yanlışlar ve tavsiyeler sizleri bekliyor.

  • Öncelikle sizi tanımak istiyoruz. Andaç Yeşilyurt kimdir ve beslenme uzmanlığı konusunda ne kadar süredir çalışmaktadır? 

Merhaba kendimden kısaca bahsetmem gerekirse 2008 yılında Başkent Üniversitesinden mezun olarak diyetisyen olduğumu söyleyebilirim. Aslında bütün çocukluğum ve hayatım Ankara’da geçmiş olmasına rağmen daha sonra içimde doğan bir değişiklik yapma isteği ile İzmir’e geldim ve 2010 yılından beri İzmir de kendi ofisimde beslenme ve diyet konusunda danışmanlık veriyorum. İyi ki böyle güzel bir şehre gelmişim diyebilirim.

  • Her ne kadar mesleğiniz ‘kilo verme’ problemi ile anılsa da aslında birçok hizmeti içinde barındırıyor. Size kilo verme dışında hangi konularda danışıyorlar?

Evet dediğiniz gibi Diyetisyen ya da diyet denince ilk akla gelen kilo vermek oluyor ama aslında diyetisyenlik meslek olarak sadece kilo vermenin dışında yemek ve hastalıkların beslenmesiyle ilgili birçok konuda çalışır. Bana gelince ben de ofisimde sağlıklı beslenme, ya da hamilelik veya emzirme dönemi gibi ve hatta zayıflık konusunda yardım almak isteyenlere danışmanlık yapıyorum ancak çoğunlukla kilo verme konusunda çalıştığımı söyleyebilirim. Tabi bunun yanında bazı şirketlere veya gıda üreticilerine de danışmanlık yaptığım oluyor.

  • Gündemde olan ve çok tartışılan beslenme şekilleri ve moda diyetler duyuyoruz. Sizce bu işin tek doğrusu mu var yoksa herkesin yolu mu farklı?

Zayıflama konusu dünyada çok büyük bir ticari potansiyel oluşturuyor bu yüzden bundan faydalanmak isteyen birçok kişi yanlış ürünlere insanları yönlendiriyor.

Her sene trend olan veya umut vadeden bir çok popüler yöntem ortaya atılıyor ve bir çoğu insan bunları takip edebiliyor tabi ki bunların arasında doğru şeyler de var ama çok zararlı yöntemler de olabiliyor. Hatta bazıları farklı isimlerle birbirinin çok benzeri diyetler de oluyor. Tek fark küçük değişikliklerle o sene bir başkasının ismi ile moda haline gelmesi. Bunda biraz da PR çalışmaları etkili çünkü zayıflama konusu dünyada çok büyük bir ticari potansiyel oluşturmakta dolayısıyla bundan faydalanmak isteyen birçok kişi veya firma çıkabiliyor ve zaman zaman çok zararlı ürünler de piyasaya çıkabiliyor.

Aslında bu konudaki en doğru yöntem ‘Dünya Sağlık Örgütü’ ‘Amerikan Diyetisyenler Derneği’ ‘Türkiye Diyetisyenler Derneği’ gibi bilime dayalı güvenilir kurumların önerilerini takip etmek. Tabi şunu da bilmek lazım hepimizin değişik alışkanlıkları ve farklı yaşam tarzları var ve hatta kendimize özel bazı sağlık problemlerimiz olabiliyor. Dolayısıyla böyle bir durumda sizin profilinize en uygun programın oluşturulabilmesi için en doğru yöntem konusunda uzman ve sizi tanıyıp size göre plan çıkaran bir diyetisyenle çalışmak.

Kişinin motivasyonu düştüğü noktada müdahale etmek ve kişinin yaşam tarzına göre planları oluşturmak sürecin olumlu tamamlanmasını sağlıyor.

  • Sizin yönteminizde temel prensip olarak belirlediğiniz konu ne?

Benim yaptığım birkaç önemli şey var birincisi tabi ki bilimsel, güvenilir kaynakları ve de araştırmaları takip edip onların doğrultusunda listeler planlamak. İkincisi ise benden yardım isteyen insanları tanımaya çalışarak onların ihtiyaçlarını belirlemek ve ona göre bir yol haritası çizmek oluyor. Bunlar nedir derseniz içinde birçok şey yer alıyor; İlk olarak kişinin hayat kalitesini önemseyen uygulanabilir bir plan çıkarmak. Sonra bu çıkardığınız planı değişikler ile dinamik tutmak ve kişiye alternatif çözümler sunmak. Karşınızdakinin motivasyonunun azaldığını hissettiğiniz anda onu tekrar motive edebilecek yöntemleriniz olmalı. Bu tabi biraz da o insanı okuyabilmekle ilgili. Diğer bir önemli konu ise kişiye gerçekten lezzetli bir diyet planı sunabilmektir. Özellikle bu konuda şu ara çok çalışma yaptığımı söyleyebilirim gerek tarifler olsun gerek ofisimizde bulunan ‘Diyet Bakkal’ bölümünde sunduğumuz sağlıklı abur cuburlar ve gıdalar olsun bu anlamda danışanlarımıza farklılıklar sunuyoruz.

  • İnsan psikolojisinin en çok savaştığı konulardan biri belki de kilo vermek. Bu konuda danışanlarınıza nasıl tavsiyeler verirsiniz? Bu yola girmeden bir ön hazırlık var mıdır?

Bence en önemli şey kişinin kendi kafasında artık bu konuda karar vermiş olması. Bu çok önemli bir adım çünkü işin en önemli kısmı kişinin kendisinde bitiyor. O bu kararı verdikten sonra kendisine doğru bir yol ve rehber seçmesi bu sürecin tamamen çözülmesinde etkili oluyor. Benim önerim öncelikle neden kilo vermek istedikleri ile ilgili sadece kendilerinin okuyacakları bir nedenler listesi hazırlamaları. Bunu yaparken belki de bazı şeyleri kendilerine bile ilk defa itiraf edecekler ve gerçekten neden kilo vermek istediklerini hatırlayacakları bir listeleri olacak. Daha sonra bu yola çıktıklarında motivasyonları her düştüğünde veya bırakmayı düşündüklerinde o listeyi açıp okuyarak tekrar bunu yapmak isteme sebeplerini hatırlamalarını tavsiye ediyorum.

  • Son dönemin en çok konuşulan konularından biri de sıvı detokslar oldu. Bu konuda onlarca firma insanlara aracı oluyor. Sizin bu detoks türlerine bakış açınız nedir?

Bir defa Detoksun ne olduğunun Türkiye’de doğru anlaşılmadığını düşünüyorum. Bu konu baştan aşağı yanlışlarla dolu gibi geliyor bana çünkü etrafta detoks olduğunu iddia eden bir sürü saçma yanlış diyet görebiliyorum. Aslında bu başlı başına bir konu ve dikkatli uygulanması gereken bir süreç ve sadece kısa süreler olarak uygulanmalı. Ayrıca gözden kaçırılan bir nokta da detoksun aslında kilo verme diyeti olmadığı tabi ki bunun  sonucunda insanlar kilo verebilir ama detoksun asıl amacı kilo vermek değil kelime anlamıyla da detoksifikasyon yani toksinlerden arınma süreci olmasıdır.

  • İnsanların bedensel farkındalıkları artmışken yeni alınmış kilolardan kurtulmak için tavsiyeleriniz var mıdır? 

Elbette herkeste işe yarayabilecek birkaç tüyo verebilirim, öncelikle en büyük problem yaptığımız lüzumsuz kaçamaklar olabiliyor o yüzden öncelikle eve abur cubur almayı bırakmanızı öneriyorum çünkü hiç olmayacak zamanda karşınıza çıkabiliyor ve dayanamıyorsunuz. Sonra en büyük problemlerimizden biri de gece yemekleri ve atıştırmaları oluyor benim tavsiyem son ana öğünle uyku arasında en az 3-4 saat, son atıştırma öğünü ile uyku arasında en az 1,5 – 2 saat olması. Gözümüzden kaçan ama aslında çok ciddi kalori almamıza sebep olan diğer etken de şekerli içecekler bazen sıcak havalarda çok fazla şekerli içecek tüketimi olabiliyor ve bu da kilo alımıyla sonuçlanıyor. Bir örnek vermek gerekirse günde ekstradan tükettiğimiz bir tane çay şekeri 1 yılsonunda bize 1 kg olarak geri dönebiliyor. Dolayısıyla bu küçük düzeltmeler büyük farklar yaratabilir.

11215711_996929823691662_6458757340169602297_n

  • Bizim için pratik bir tarif paylaşmanız mümkün mü? 

Diyette en çok ihtiyaç duyulan şeyin tatlı olduğunu bildiğim için size çok pratik ve masum bir çilekli tatlı tarifi veriyim öyleyse. Öncelikle 180gr. light labne peynirini 2 kaşık pudra şeker (veya toz tatlandırıcı), bir çubuk vanilyanın tohumları ile karıştırıp bir krema elde ediyoruz. Daha sonra çileklerin önce altlarından ufacık keserek tabakta dik durmalarını sağlıyoruz sonra üstlerini çay kaşığı ile oyarak kremamızı doldurmak için küçük bir yer hazırlıyoruz ve bu boşluğu kremamızla dolduruyoruz. Son olarak 1-2 tane yulaflı light bisküviyi ezip un ufak ettikten sonra çileklerin üstüne serpiştirip süslüyoruz. Bu çilekli tatlılardan atıştırma öğününüzde her on kilo için 1 adet yani 80kg iseniz 8 tane 60kg iseniz 6 tane olacak şekilde yerseniz kilonuza hiç bir olumsuz etkisi olmayacaktır.

İZMİR yaşanacak şehir sloganını tam anlamıyla hak eden bir şehir. Ben artık kendimi İzmirli olarak görüyorum.

  • Sizin İzmir’e gelme ve İzmir’de yaşamaya karar vermeniz nasıl oldu? İzmir size ne ifade ediyor? 

Bizim yazlığımız 1995’ten beri Kuşadası’nda olduğu için küçüklüğümden beri her yaz Kuşadası’nda olurdum. Tabi yıllar geçtikçe ailem de oraya çok alıştı ve artık orada yaşamak istiyorlardı. Bende iş için Ankara dışındaki şehirleri de düşünmeye başlayınca (daha doğrusu İstanbuldu kafamdaki) yakın olalım diye beni İzmir konusunda ikna etmeye çalıştılar. İlk etapta başarılı olamasalar da sonradan ben bunun iyi bir fikir olduğuna karar verip buraya geldim. Tabi geleli 5,5 yıl oldu diyebilirim bana göre bir şehirde 5 yıl yaşadıysanız artık oralı sayılırsınız diye düşünüyorum bu durumda bende İzmirli oldum artık. Yaşanacak şehir sloganını tam anlamıyla hak eden bir yer İzmir.

  • İzmir’de yapmayı en çok sevdiğiniz şeyler nedir?

Ben İzmir’in en çok hayatınıza sunduğu özgürlüğü ve kolaylığı seviyorum. Özgürlükten kastım şu eğer İzmir’de yaşıyorsanız İzmir ile sınırlı değilsiniz her an şehirden uzaklaşıp o an ihtiyaç duyduğunuz istediğiniz tarzda bir yere veya doğa güzelliğinin içine 1 saatte ulaşabilirsiniz. Bu sakin bir balıkçı kasabası olabilir, bir dağ ya da orman tatili olabilir, tarihi bir yer, ya da eğlencenin patladığı bir deniz tatili de olabilir. Dediğim gibi bu şehirde yaşarken bu şehir tarafından kapana kısılmış değilsiniz bütün özgürlükler ve Türkiye’nin sayılı güzellikleri sizin arka bahçeniz gibi. Onun dışında evim ve ofisim Alsancakta olduğu için çoğunlukla burada vakit geçiriyorum diyebilirim. Bunun da güzel yanı işten çıkıp eve gidiyorum derken yolda bir tanıdığa rastlaman ve oturup sohbet edip spontane bir plan ortaya çıkması, sanırım bunlar beni çok mutlu ediyor.

Tamer Varis ile İzmir ve Kültürpark Üzerine

Bir Dilim Sohbet

unnamed

SEVDİĞİM İŞİ YAPIYORUM. SEVDİĞİM İŞTEN PARA KAZANIYORUM ve SEVDİĞİM ŞEHİRDE BUNU YAPIYORUM. İZMİR GÜZEL ŞEHİR…

YAŞADIĞI ŞEHİRE DAİR HAYALLERİ VAR. SADECE HAYALPEREST DEĞİL, YAŞADIĞI ŞEHİR İÇİN TAŞIN ALTINA ELİNİ KOYAN BİRİ. KÜLTÜRPARK İSE EN BÜYÜK HAYALİ

Günümüzde birçok genç profesyonel doğdukları, büyüdükleri şehir olan İzmir’den kariyer olanakları ve buna benzer birçok nedenden dolayı ayrılıyor. Her ne kadar İzmir’de kalmak isteseler bile çalışma şartları, iş olanakları, iş geliştirme istekleri onları bu kararı vermeye zorluyor. Bunun yanında tüm bu nedenleri yok sayıp İzmir’e yatırım yapmayı seçen ve İzmir tutkusundan vazgeçmeyen isimler de var. Sizlerle bu genç profesyonelleri buluşturmak istiyoruz.

Tamer Varis, İzmir’in eğlence hayatına yön veren isimlerden biri. Hem İzmirli gençlere hem üniversite eğitimi için bu şehri seçmiş olan gençlere alternatif eğlence fırsatları sunuyor. Güzel sanatlar fakültesinde fotoğrafçılık eğitimi aldıktan sonra İzmir Uluslar arası Kısa Film festivali projesine dâhil olmuş. Dört yıl boyunca koordinatör olarak festival bünyesinde çalışırken festivalin yan etkinlikleri sergi, konser gibi organizasyonları yapmaya başlamış. Bu süreçten sonra ise İzmir’in gece hayatının içine girmiş. Şu an İzmir’de 1888 ve Edit adında iki mekânı işleten bu genç girişimci işlerinin yanında İzmir’e dair bir çok konuda taşın altına elini koyanlardan. Yakın zamanda gerçekleşecek #Kültürparktayız etkinliğinden, İzmir’den ve İzmir’e dair hayallerinden konuştuk.

Edit ve 1888 farklı tarzları ile dikkat çeken mekânlardan ikisi. Bu iki mekân projesi nasıl çıktı?

Gazi kadınlarda eskiden daha alternatif mekanlar vardı. Onlardan birinin müzik işlerini aldım öncelikle. Sonrasında işletmesine geçerek ilk olarak Boombox’ı kurdum. Değişik tarzları olan müziklere ve gruplara yer vermek ve biraz alternatif müzik yapan ya da dinleyenler için bir mekan olmasını istedik. Oradan ayrıldıktan sonra da 1888’i ortaklarımla beraber açtık.

Özellikle Edit sanatı ve gece hayatını iç içe yaşatması ile fark yaratan bir yer. Biraz Edit’in ruhundan ve fikrinden bahsedebilir miyiz?

Farklı insanları bir araya getirme fikri yenilikleri ve projeleri getiriyor. Biz Edit’i radyo olarak kurguladık. 1888 bir klup ve bundan farklı olarak caz dinleyen, reggae dinleyen ya da rock dinleyen insanlar burada müziğini paylaşsın radyo üzerinden ve aynı zamanda farklı müzikten keyif alan kesime hitap eden bir mekan olsun fikri ile başladık. Aynı zamanda sanatçılara yer veriyoruz. Sürekli sergiler yapıyoruz. Tasarım pazarımız var. Ressamlar, fotoğrafçılar gibi birçok sanat dalından sanatçılar burada eserlerini sergileme ve insanlarla buluşturma şansına sahip oluyor.

Genç profesyonellerin İzmir’den gitmeyi tercih ettiği dönemde İzmir’de kalmayı seçen ya da buraya yatırım yapmayı tercih eden isimlerden birisin. Bu kararını alma nedenin neydi?

Bizim sıkıntımız bu zaten. İzmir’in sıkıntısı bu. Kreatif alanlarda çalışanlar İstanbul’u tercih ediyorlar ama benim yaptığım işte nitelikli müzik kurgusu üzerinden yaşayan bir mekan yok İzmir’de ve bence hala yok. 1888 bir klup gibi gözükse bile İzmir’de en nitelikli müzik yapan mekan. İstanbul’a gitsem bu işi yapan onlarca insan ya da mekân vardı ama İzmir’de yoktu. Öncelikle bu konuda tek olmak fikri cazip geldi gibi gözükse bile yaşadığın şehrin buna ihtiyacı varken ve potansiyeli varken gitme fikrini düşünmedim. Sevdiğim şeyi yapıyorum. Sevdiğim şeyden para kazanıyorum ve sevdiğim şehirde bunu yapıyorum.  İzmir güzel şehir. Gece hayatı ya da sosyalleşmek adına İstanbul’da harcayacağınız zaman ve paranın çok az bir kısmı ile  İzmir’de yaşıyorsunuz.

_Q5B9091

‘’Kültür empoze edilebilir bir şey ve o 18-25 yaş tam onu verebileceğin yaş. O yüzden bizim yaptığımız iş önemli ‘’

Uzun yıllardır İzmir’in eğlence hayatının içinden biri olarak İzmir’in eğlence kültürünü nasıl yorumlarsın?

 

Aslında sadece İzmir değil dünya anı akım müzikten, eğlence kültüründen besleniyor insanlar ama nitelikli şeyi verdiğin zaman bunu alan bir kitle var İzmir’de. Denizli’den, Mardin’den insanlar okumaya İzmir’e geliyor ve gece dışarı çıktığında farklı şeyler ile karşılaştığında o müziğin takipçisi olabiliyor. Kültür empoze edilebilir bir şey ve o 18-25 yaş tam onu verebileceğin yaş. Farklı şeyler denemeye açık bir şehir İzmir ve bunun içinde fark yaratan müzikler dikkat çekiyor.

Mesleki anlamda İzmir’e dair hayalin nedir?

Benim hayallerimden biri festival yapmak İzmir’de ama İnciraltı’nda ya da şehrin kilometrelerce uzağında, insanların ulaşmak için uğraş vereceği alanlarda değil şehrin tam kalbinde. Kültür park’ta mesela. Neden Hava Gazı ve Kültür Park gibi iki tane İstanbul’da bile olmayan şehrin göbeğinde mekan varken uzak noktalarda yapalım. Hava Gazı projesi ‘gençlik merkezi’ olarak kurgulandı ama ahşap boyama kurslarından öteye gitmeyen sanat anlayışları var. Biz bunu kırmak istiyoruz.

Kültürpark ne kurumların ne de kişilerin tekelinde değil. İzmirliler bu parkı kullanmalı.

Sosyal medyada bir anda İzmirli gençler #Kültürparktayız etkinliğinden bahsetmeye başladı. Bunun mimarı olarak bize biraz anlatır mısın?

Ben One Love gibi bir şehir festivalini İzmir’de yapmak için 3 yıldır belediye ile görüşüyorum. Sürekli dosyalar, sunumlar, görüşmeler yapıyoruz ve bana diyorlar ki ‘müthiş bir şey düşünmüşsün’ Öncelikle ben dünyadaki ilk müzik festivalini düşünmedim. İş bu istediğim alanları almaya gelince ise olumlu yanıt alamıyoruz. Neden olarak bize hiçbir dönüş yapmıyorlar. Ve bu sessizlik bizi çileden çıkarıyor. Biz de dedik ki şehrin ortasında Central park, Hyde park gibi bir alan var biz bunu nasıl kullanacağız? Burası ne kurumların ne de kişilerin kimsenin tekelinde olan bir yer değil. İnsanlar burayı daha aktif kullanmalı. Bağımsız, kimseden izin almadan yaptığımız bir etkinlik ama içinde ne siyaset var ne art niyet var. Bizim kurgumuz bir piknik aslında. Sporcuysan gel sporunu Kültür parkta yap.  Müzisyensen enstrümanını alıp gel,  yoga yapıyorsundur çimlere yay matını yoganı yap kim ne yapıyorsa nasıl orada olmak istiyorsa öyle olsun dedik. Ve bu şekilde de oldu.

Bu etkinliğin amacı ne senin için?

Aslında hem İzmirlilere orayı kullanabileceklerini göstermek, hem kamuoyu oluşturup yerel yönetimin dikkatini çekmek. Belki onlar bizim kötü bir şey yapmadığımızı anlarlar ve İzmir’in en önemli yeşil alanının rant olarak kullanılmasını istemediğimizi göstermiş olduk. Sosyal medyada binlerce kişinin o etkinliğe katılacağını söylemesi çok özel bir durum çünkü biz kimseye davet göndermedik. Sadece piknik yapıyoruz dedik. İnsanlar ilgi gösterip katıldılar. Bu demek oluyor ki İzmirlilerin Kültür park ile ilgili algısı açık ve beklentileri var.

Konu park olunca ister istemez bir Gezi algısı oluşuyor. Bunu netleştirmek adına bir şeyler söylemek ister misin?

Olayın siyasi ya da Gezi parkı gibi algılanması bizi üzer çünkü değil. Ona çekilmesini de istemiyoruz. Biz bir şeyleri korumak, kurtarmak için bir direniş peşinde değiliz. Fuar alanının taşınması Kültür parkın geleceği ne olacak sorusunu ortaya çıkardı ve biz bu noktada orada vakit geçirmeyi ne kadar sevdiğimizi ve istersek çalışarak orada ne güzel işler yapabileceğimizi gösterdik. Belediyenin kongre merkezi projesi var ve mimarlar odası bu projenin kültür park içinde 3000-4000 kişilik salonlar olması anlamına geldiğini ve bunun da orada bir yapılaşma olması demek olduğunu söylüyor.

Eğer Batılılaşma ve çağdaşlık istiyorsak sanatı şehrin içine, şehrin kalbine taşımalıyız. Kültürpark bunun için bir fırsat.

Senin hayalinde Kültür park nasıl bir yer?

Konser merkezleri, açık hava sinemaları,  defileler, sanatın ya da festivallerin olduğu bir alan. İzmir’de müzik festivalleri oturarak izleniyor. Dünyanın hiçbir yerinde bu yok. Dans etmek istiyorsun ayağa kalkamıyorsun. Elimizde festivaller için harika bir yer var. İzmir iklimi açısından tüm yıl boyunca canlı durabilecek şehir. Umarım değerlendirme şansımız olur.

 

İzmir’in senin için tanımı nedir?

İzmir benim için iklim, tarih demek. Efes burada. Dünyanın yedi harikasından biri bu topraklarda. İstediğin zaman kültüre, tarihe, sanata, denize dokunabilmek İzmir.  İzmir potansiyeli çok yüksek bir şehir. Sadece çalışmak ve inanmak gerekiyor.

 

 

Anjelika Akbar ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Bazı insanları kelimelere sığdırmak ya da bir kaç cümlede anlatmak hiç kolay olmuyor. Anjelika Akbar kesinlikle bu isimlerden biri. Hayattaki duruşu, sanatının ona kazandırdığı estetik ve ruhunun güzelliğinin her cümlesinde ortaya çıkıyor. Türkiye’den uzakta başlayan hayatının buraya uzanmasını, mesleğini, anneliği konuştuk. Şimdi bu güzel sohbeti sizlerle paylaşıyorum.

Zeynel_Abidin4

  • Biyografinize bakınca sanki ‘müzik’ için doğmuşsunuz. Çok erken yaşta fark edilmiş bir yeteneksiniz. Bugün bulunduğunuz yerde olmanızda ailenizin müzik geçmişi olması ve sizin erken yaşta fark edilmiş olmanızın etkisi var diyebilir miyiz?

Muhakkak ki ailemin rolü büyüktür. Hem annemin, hem babamın müzisyen olmaları (babam orkestra şefiydi, aynı zamanda felsefe profesörüydü) yolumu kolaylaştırdı. Yeteneğimi ben daha birkaç aylık iken fark eden onlar oldu. Yolumu açanlar da onlardı. 2.5 yaşımda notaları biliyordum, annemin bana oyun ile öğretti. Zaten inanılmaz isteğim varmış, her şeyi olağanüstü hızla içime çekiyormuşum adeta… Sadece müzik bilgisi değil; ailemin beni 2 yaşımdan itibaren senfoni konserlerine, operaya sürekli olarak götürmesi de; sergileri gezmem; bunlar hepsi beni çok geliştiriyor ve ilham veriyordu.

  • Belki herkesin çok bilmediği ‘mutlak kulak’ yeteneğine sahipsiniz. Yani sizin için hayatın içindeki her şey bir nota gibi. Bu geliştirilebilir bir yetenek mi yoksa sadece doğuştan mı geliyor?

Hayır, “mutlak kulak” geliştirilebilecek bir özellik değil, tamamen doğuştan geliyor. Beyindeki müzik algısı bölgesi farklı çalışıyor, araştırmalar bunu gösteriyor. Bu aslında kulak ile ilgili bir konu değil; daha çok hafıza ile ilgilidir. Ve elbette “mutlak kulak” özelliğine sahip olup olmadığınızı anlamanız için nota bilmeniz gerekiyor. Kim bilir kaç kişi “mutlak kulak” sahibi olabilir, ama nota bilgisi olmadığı için, bu özelliğe sahip olduğunu bilmiyor…

IMG_51680

  • Eğitim hayatınız Türkiye dışındaki ülkelerde başlamış ve devam etmiş olmasına rağmen birden bire Türkiye’ye yerleşme kararı vermişsiniz. İcra ettiğiniz sanatın en zor yapıldığı ülkelerden birine gelme kararını nasıl verdiniz?

Ben karar vermedim. Öyle oldu. Daha SSCB dağılmadan önce Rusya’da UNESCO üyesiydim. Eski eşim ile birlikte Türkiye’ye Uluslararası bir film projesi için geldim; eski eşim filmin senaristi, ben ise bestecisiydim. Hamileydim ve oğlum Yuri (Yürek) İstanbul’da doğdu, çünkü doktor artık uçağa binmeme izin vermedi. O zaman henüz SSCB dağılmadı, ve Ruslar henüz Türkiye’ye gelmiyordu. Sanırım ilk gelen ben ve eski eşim idikJ Bebek biraz büyüsün diye birkaç ay burada kalmaya karar verdik. Ve o sırada, hiç Türkçe bilmeden bile, bazı Türk insanları ile kurduğum gönül diyalogu bana çok özel ve güzel geldi. O zaman tanıştığım o güzel insanlar bana Türkiye’yi muhteşem taraftan tanıtmış oldular; sözlerle değil, ama gözleri ve gönülleri ile… Daha sonra SSCB dağıldı, ama zaten kalbim ısrarla Türkiye’de kalmak istediğini bana söyleyince; ve hayatım boyunca kalbimin sesini dinleyen biri olarak başka bir şey düşünemedim bile. Tüm ailem ilk başta şoktaydı…Çünkü kararımda onlara göre “hiçbir mantığı yok”tu…  Sonra herkes yavaş yavaş alıştı. Sonra da hepsi Türkiye aşığı oldular zaten!..

  • Bir kadın olarak ve bunun yanında sanatçı kimliğiniz ile Türkiye’de ki sanat gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanat insanoğlunun varoluş yansımasıdır…İnsanlık var olduğu sürece sanat da olacak. Her ülke sanat yolunu tarihi, coğrafi, kültürel, geleneksel özelliklerine güre oluşturuyor. Her bir yol diğerinden ne üstün, ne de eksik. Sadece özgündür. Türkiye harika bir ülke; harika gönüllere sahip insanların ülkesi. Ve burada sanat her yerden fışkırıyor. Daha fazla eğitim gerekiyor sanat konusunda, bu bir gerçektir. Fakat zaten mükemmelleştirilmenin sonu yoktur, sanat öyle bir olgudur… Eğitim sadece sanat dallarında değil, her disiplin için gerekiyor. Anne olarak, eğitimci olarak bunu her zaman vurguluyorum. Sanat önemli olduğu kadar, sanat ve estetik algısı da bir o kadar önemli. Sanatı algılama yeteneği zamanla gelişen, üzerinde durulması gereken bir konu. Ve okulda bile değil, ailede başlar… Dolayısı ile yeni nesillerin zarafet, sanat algısının oluşması ve gelişmesi için anne babanın, özellikle de annenin bu konuda yeteri kadar örnek teşkil etmesi gerekir diye düşünüyorum…

DSC_0090

  • · Vivaldi’nin “Dört Mevsim” keman konçertolarının dünyada ilk kez solo piyano uyarlamasını siz gerçekleştirdiniz. Yaptığınız müziğin aslında deneysel bir yönü olduğunu söylemek mümkün mü?

Elbette deneysel yönü var. Eğer sadece yorumcu, icracı değilseniz, besteci iseniz, deneysel olmadan zaten olamazsınız. Doğaçlama, deneysellik besteciliğin olmazsa olmazıdır. Besteci olarak kendisi sadece bir müzik disiplini ile asla sınırlamadım. Müzik denilen olağanüstü olgunun sınırı asla olamaz; doğasına aykırı olur. Sınırları insanlar çizer, sonra da çizdikleri sınırları ya kendileri, yada başkaları kaldırırlar zamanla. Benim çalışma alanım birçok yönde gelişiyor; senfonik orkestra için atonal, avant-garde besteler; tonal, oldukça kolay algılanabilecek romantik besteler; birçok enstrümanlar ve grupları için çağdaş klasik, veya romantik, veya hafif klasik besteme rastlayabilirsiniz; film müzikleri; çocuklar için besteler; vokalizler; romanslar, ayrıca transkripsiyonlar ve etnik kökenli müziğin klasik müzik ile kucaklaşması diyenilceğim çalışmalar…Bana bırakılırsa çizgi film müziklerini de bestelerdim, ama öyle bir fırsatım henüz olmadı.

  • Batı müziği eğitimi alıp doğu müziğinin etkin olduğu bir coğrafyada yaşamanın size katkısı nedir?

Bana muazzam bir katkısı oldu. Eskiden, Rusya’da, hatta Özbekistan’da iken bile ukala, elitist, klasik (ve bir müddetten sonra atonal, çağdaş müzik) dışında kalan tüm müzik türlerine burnumu kıvıran; halk müziği basit gören bir müzisyendim. Çünkü aldığım eğitimin böyle konservatif bir yönü vardır. Bundan kaçamazsınız. Klasik eğitimini aldığınız formasyon sizin bir klasik müzik fanatiği olmanızı hazırlıyor; ki yüzyıllardır var olan bu müzik türünün sert kural koruyucusu olunuz diye. Aslında her bir formasyon kendini savunmak için böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duyar. Fakat aynı zamanda, yüzyıllardır klasik müziğin içinde tüm dogmalarla tanışıp ve dogmalara karşı çıkıp onları yıkan insanlar çıktı. Her yeni besteci bunu yaptı. Yani o konservatif duruşunu yıkıp akıntıya ters yüzmüştü. Ve bu da klasik müziğin gelişmesi için olmazsa olmazı. Ortada bir tezat var. Ve bu tezat sayesinde klasik müzik hem kendini koruyor, hem de geliştiriyor. Ben eskiden sıkı koruyucular kampında olup, sonra akıntıya ters yüzenler kampına geçmiş oldum. Ve benim için bunu sağlayan Türkiye’ye gelişim ile birlikte tam anlamı ile Doğu müziği ile tanışmamdı.

Zeynel_Abidin5

  • Atatürk’e ithaf ettiğiniz bir besteniz var. ‘Güneşin Doğduğu Ufuk’ Bu bestenin dünyaya açıldığı şehir ise İzmir oldu. Bu bilinçli bir seçimiydi ve bestenin doğuş hikâyesini anlatır mısınız?

Türkiye’ye 23 sene önce ilk geldiğim gece TRT ekrarnında dalgalanan bir Türk Bayrağını ve üzerinde bir adamın fotoğrafını gördüm. Bir de fonda çok güzel bir müzik çalıyordu. Ekranda gördüğüm adamın gözlerine kilitlendim… Bildiğim gözlerden değildi o… Ruhumun derinliklerine kadar etkilendim. Gözlerin ne şekli, ne rengi, ne başka fiziksel bir özellik idi beni etkileyen. Oradan bakan ruh idi bana dokunan. Gözler ruhun yansımasıdır. Ve etkilenen de ruh oluyor. Müziğin İstiklal Marşı, adamın da Mustafa Kemal Atatürk olduğunu daha sonra öğrendim. Türkçe bilmiyordum, ama birkaç fotoğraflı kitap buldum. Sürekli fotoğraflara bakarak, bu insanı ve yaptıklarını hissetmeye çalıştım. Türkiye tarihi ile ilgili bir şey bilmiyordum. Ama hiç bir şey. Tamamen beyaz sayfada ruhen hissettiklerim vardı. Ve bunlar aniden müzik olarak içimden akmaya başladı. Bu bestem Türkiye’de yaptığım ilk besteydi, Senfonik Orkestra ile Piyano için Rapsodi. Eserde Piyano – Atatürk idi, orkestra ise tüm Türk insanları…

Dünya Prömiyeri İzmir’de oldu, ama bu özellikle planlanan bir şehir değildi; Rengim Gökmen yönetiminde İzmir Senfoni Orkestrası ile gerçekleşti, piyano solisti bendim.

  • ·        2011 yılında ‘İçimdeki Türkiyem’ adında bir kitap çıkarttınız. Bu kitap aslında bu ülkeye karşı olan sevginizin bir ürünü gibi oldu. Bu projeye başlama fikri nasıl çıktı ve yazarlık üzerine farklı çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

Türkiye’de yaşamamın 20. yılını kutladım bir anlamda. Bir anlamda bu kitap paylaştığım duygular Türkiye’ye ödediğim bir vefa borcu oldu. “Yazmasaydım olmazdı” idi… Sadece kitap değil, aynı adı ile albüm da çıktı; hatta bahsettiğim Atatürk bestem de o albümde yer alıyor. Türkiye’de yaşadığım bunca olay, duygu bende sadece kelime olarak değil, elbette ki besteler olarak ortaya çıktı; çoğu o albümde var. Albüm hala satılıyor… Yazarlığa gelince, ses kadar söz da benim için daima önemli idi. Okul yıllarında çok sayıda şiir yazmıştım, Rusya’da yayınlanmıştı. Birkaç tiyatro oyunu için senaryo yazmıştım ve sahneye koymuştum. Daha sonra felsefi masallar yazdım, hem Rusya’da (Moskova’da) hem de Türkiye’de (İnkılap ve daha sonra Kırmızı Kedi tarafından) yayınlandı. Yani yazmayı her zaman seviyordum. Türkçe dersi hiç görmedim, yıllar içinde kendi kendime algıladım, öğrendim kadar kullanıyorum. İşte kendimi Türkçe’de biraz rahat hissetmeye başladığımda ilk önce Türkçe şiirler yazmaya başlamıştım, daha sonra işte bu kitap ortaya çıktı. Devam ediyorum. Sırada üç kitap var. Bir tanesi hazır, diğer ikisi proje aşamasında.

izmirJazz2

  • Özel hayatınızda neler yapıyorsunuz? Müzik dışında sizi gerçekten mutlu eden şeyler neler?

Elbette ailem benim çok büyük mutluluk kaynağımdır. Eşim ve iki çocuğum ile zaman geçiriyoruz. Yani sadece besteci ve piyanist değilim, bildiğiniz kadın ve anneyim:) Kadınlar ve anneler ne yapıyorsa, ben de yapıyorum.

Sinema sanatını da müzik kadar seviyorum, özel ilgi alanımdır. Fotoğraf çekmeye seviyorum… Pasta yapmayı bayılıyorum… Ve de “hakiki insan nasıl olunur” konusunda bir yolculuk yapıyorum. Çünkü bizim bu Dünya’ya geliş sebebinin bu olduğuna inanıyorum…Ve gerçek anlamda “insan” olmak zor bir zanaattır… Bu da zaten her ne yaparsanız, nerede olursanız olun, hep içinde bulunduğunuz haldir…

  • İki tane çocuğunuz var ve mesleğiniz dışında bir de annesiniz. Anne olmak ve bunun getirdiği değişimler müziğinize yansıdı mı? Kadınlar gerçekten anne olduktan sonra değişiyorlar mı sizce?

Anne olmak müziğime  şefkat ve duygu seli kattı… Tüm kadınlar için konuşamam, ama bence muhakkak değişiyorlar. Bence bir çocuk doğurup değişmemek için taş olmak lazım:)

820

  • Bir süredir sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorsunuz. Birçok sanatçının tersine gerçekten tüm doğallığınız ile yazdığınıza inananlardan biriyim. Sosyal medya araçlarının size ve yaptığınız işe yabancı olan insanlara müziğinizi anlatabilmek için bir araç olduğuna inanıyor musunuz?  Ve bunun için bir şeyler yapıyor musunuz?

Bunun için bir şey yapmıyorum. Tanımadığım insanlar olsa da, ben o insanları “yabancı” olarak görmüyorum. Eğer yabancı olarak görürsem, sahnelerde ne işim var ki… Bırakın yabancı olmayı, konserlerden sonra akraba gibi oluyoruz. Twitter ve Facebook’ta benim için “yabancı” yoktur; o yüzden aklımdan ve kalbimden ne geçerse, paylaşıyorum. Kaygısız olarak.

  • ·        Ünlü piyanist Arthur Schnabel ‘Notalara diğer piyanistlerden daha fazla hakim değilim ama notalar arasındaki o ‘es’ler yok mu… İşte sanat orada yatıyor” demiş yeteneği ile ilgili bir soru için. Peki, siz nasıl tanımlardınız?

“İçimdeki Türkiyem” kitabımda dedim ki; Piyanist misin, yoksa besteci diye soranlara verdiğim cevap: ben sadece piyano enstrümanını iyi kullanan bir besteciyim. piyanist olarak farkım,10 parmak yerine 10 kalbim var; tuşlara onlarla dokunuyorum”…

Fotograf Yurek Akbar  1

  •     Son olarak bundan sonraki projeleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Film müziği projesi var, aynı zamanda baş rollerinden birini oynayacağım bir film; aynı zamanda 10 sene önce planladığım ama o sırada teknik nedenlerden dolayı gerçekleştiremediğim bir projeyi önümüzdeki sezonda gerçekleştireceğim İnşallah. Ve ayrıca sırada bekleyen kitaplarım var…

Aşağıdaki videoda Anjelika Akbar’ın Atatürk ve İstiklal Marşından etkilenerek bestelediği ‘Güneş’in Doğduğu Ufuk’ eserini dinleyebilirsiniz.

Dün Bugün Yarın

bi, Bir Dilim Sohbet

Blog dünyası gün geçtikçe nüfusu kalabalıklaşan, şekli değişen hatta kullanım amacı her gün şekil değiştiren bir hal aldı. Kimileri profesyonel olarak tam zamanlı yaparken bir kesim amatör ruh ile yazmaya devam ediyor. Sosyal medyanın kullanımının artması ile bir gelir kapısı haline gelmiş olması kimilerine çekici gelirken bu dünyada istikrar ile yazan kişi sayısı hala çok fazla değil. Türkiye'de hala tam yerini bulmadığını söyleyen de var çoktan modası geçtiğini söyleyen de. Blogger kime nedir ya da bu işte profesyonel olmak için neler gerekir diye konuşmaya devam ederken ben de bu işi hem profesyonel hem amatör yapanlara tek bir soru sordum. Sizce blogların dünü bugünü yarını nasıl? Tabii işleri yazı yazmak olan bloggerların tek posta sığacak bilgi vermesi beklenemezdi. Bugün ilk kısmı yayınlıyorum. İşte cevaplar.

http://www.hoopbikemer.com

Nihan Çumralıgil: Bence bloglar eskiden çok daha kişisel ve özgürken bugün markaların etkisi ile biraz daha özgürlüğünü yitirmiş durumda. Reklam alabilmek için coverage veren güzellik editörlerine çok yaklaştı blogların durumu. Diğer taraftan reklam alabilmek için “halk bunu istiyor” diyerek kkötü içeriklerini haklı çıkarmaya çalışan TV kanallarına da benzetebiliriz.

Mantar gibi çoğalan, 2 tane basın bültenini copy paste ederek markalara “lütfen bana ürün gönderin” diyen blogger-ımsı'lar yüzünden de bu güvenirlik ve kaliteli bloggerların etkinliği sorgulanır oldu.

Nihayetinde yarın kazanan muhtemelen sadece ilk çizgisinden sapmadan, her nabza göre şerbet vermektense kendisi sevdiği için belirli ve sınırlı bir niş kitleye yazmayı seçen, onlarla etkileşimini maksimize eden ve bu kişilerin gözünde güvenilir olanlar olacak. Hiç bir içerik herkes tarafından sevilemez. Herkese kendini sevdirmeye çalışan da özgünlüğünü yitirir. Bu yüzden gelecekte var olacak olanlar nişin kıymetini bilenler olacak.

http://www.slingomom.com/www.teknolojikanne.com

İrem Erdilek: Yaklaşık 5 senedir blog yazan bir anne olarak blogların gelişimini en başından itibaren gözlemleme fırsatım oldu diyebilirim. Bir blog yazarı olmadan çok önce okuyucusu olmuştum diyebilirim aslında. Yemek tarifi ararken keşfettim ilkleri. Zaten en popüler de yemek bloglarıydı. Hele anne, çocuk kategorisinde yazan o kadar azdı ki istediğim bilgiyi bulamıyordum. Blog okumaktaki en büyük amacım her zaman tecrübeleri okuyup öğrenmek olmuştur. Yoksa ansiklopedik bilgi her yerde var. Ben yazmaya başladım, bloglar her kategoride gittikçe daha çok okunmaya başladı. Herkesin belli bir okuyucu kitlesi oluşmaya başladı. Markaların dikkatini işte bu andan itibaren çekti bloglar. Böylece blogger’lık dikkat çekici olmaya başladı. Kendini yazıyla ifade edebilen, düzgün dilbilgisiyle özgün içerik paylaşan herkesin bir değeri var. İşte bu yüzden gittikçe daha da önem kazanacak bloglar.


http://www.dorikus.com/www.fikirdenk.com

Sena Baran: Bir eksper olmamakla beraber; önce bir blog okuyucusu, sonra yazarı, sonra da profesyonel anlamda blog ve marka işbirliği yapan biri olarak belki kendi başladığım günlerden de hareket ederek, dünü, bugünü ve yarını hakkında fikir yürütebilirim. Bundan ortalama 5 sene önce blogların marka işbirlikleri daha azdı, daha az profesyonellerdi galiba. Hep duyguları, deneyimleri, kişisel tecrübeleri okuyabildiğim blogları daha çok takip ederdim. O dönemlerde blogların okunma, yorum bırakılma ve takip başlıkları daha ön plandaydı. RSS gerçeği blog için önemli bir etkileyici bir kavramdı. Blogger paneli ( blogspot.com) bugüne oranla daha yaygındı. Takipçi kitlesinin artması için çekiliş, hediye uygulamaları da ağırlıklı olarak yazıların altına bırakılan yorumlardan yanaydı. Blogspotun kendi networku altında takip edenler bölümü , wordpress ve .com uzantılı panellere geçenler için ciddi bir negatiflikti örneğin.

Facebook'tan sonra hayatımıza giren Twitter, Instagram, Google+ ve Pinterest gibi sosyal ağlar blogların okunma, takip edilme, paylaşılma oranını belli oranda azalttı. Uzun uzun yazılan içerikler yerine 15 saniyelik paylaşımlar, tek fotoğraflık anlatımlar kullanılmaya başlandı. Hatta Twitter bir mikro blog ( 140 karakter ) Instagram ( instablog ) , Pinterest ( infografikblog ) gibi kullanılır oldu. İphone, ipad gibi akıllı teknolojilerin de yaygınlaşmasıyla mobil temalar öne çıktı. Bunlara adapte olabilen ve kendini güncel olarak yenileyen bloglar görsel tasarım, aplikasyon, sayfa görüntülenme hızı, sosyal ağlarda paylaşım gibi başlıklarla da tanıştı. Entegre kullanabilen, eş zamanlı paylaşımlarla okuyucu kitlesini ve trafiği kontrol edebilen avantajlı konuma geçti. Bloglar kadar bloggerlar da ana şemsiyenin altında konuşulan birer kavram haline geldi.

Eskiden bir banner reklam geliri bilirdik, sonra Google Adsense girdi hayatımıza. Reklam almak kadar sosyal ağlar üzerinden tanıtım için kendimiz de reklam vermeyi keşfettik. Bunların hepsini düşününce ortalama 5 senede, oldukça ciddi değişimler oldu gibime geliyor.

Yarını düşünürsek ; bazı blog kategorilerinin içerik üretmede her zaman sürdürülebilir bir avantajı olduğuna ve devam edeceğine inanıyorum. Seyahat, yemek, moda, kozmetik, teknoloji blogları içerik sıkıntısı çekmezler. Sağık, anne & çocuk , kişisel bloglar ise değişen yıllara ve içeriğin kısıtlanması gibi handikaplara tabi ise zorlanabilirler. Bizim ülkemizde blogların tam olarak nereye ve nasıl konumlandırılacağı henüz netleşmedi. Sosyal medyada sosyal paylaşım sitelerinin bir alt kategorisi gibi görüyorum ben ve çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bloglamak uzun bir süre daha devam eder diyorum, ancak konumlandırıldığı ve kullanıldığı biçimlere göre etki alanları azalabilir, artabilir. Her kategoride blogger networklerinin oluşması, bunların aktif ve etkin kullanılması farklı kitlelere ulaşmayı da sağlar, ancak bizde bu çapta bir birliğin oluşmasına sanırım henüz daha çok var.

http://www.banunundunyasi.com

Banu Özkan Tozluyurt: Blog yazmaya 2005 Ağustos ayında başladım. Çok da bilinçli yazmaya başladığım söylenemez. Yurtdışındaydım ve blog kelimesinin ne olduğunu anlatan arkadaşımdan, konunun en çok hayat hakkında yazılar yazmak, kişisel paylaşımlar yapmak kısmı beni ilgilendirmiş belki de ben bu bölümü seçmiştim bilemiyorum. O zaman sosyal medya bu kadar yaygın değildi ve çok da fazla blog takip etmiyordum açıkçası. Bu yüzden de kendimin blog konusunda ne kadar başarılı ya da ne ne kadar gelişmeye açık olduğunu ölçemiyordum. Bugün 2014 Agustos’unda yani 9 yıllık blogger olarak çok şeyi ölçebiliyorum. Hangi yazının ne kadar okunduğunu, hangi yazının ne kadar yorum aldığını, ne kadar tepki verildiğini gördüğüm gibi pek çok bloğu da inceleyerek kendimi değerlendiriyorum. Bloglar geçmişe göre kesinlikle çok çok ön planda. Geçmişte bana göre daha eğitimli, daha çok çalışan, iş insanları blog yazarken bugün öğrenciler, ev hanımları da yazıyor ki bence bu çok güzel bir gelişme. İnsan kendini yazarak çok daha güzel ifade edebiliyor kimi zaman. Bloglar sayesinde pek çok insanın kendine güveni geliyor, daha umutlu daha paylaşımcı oluyor bugün. Kadın mektuplarından oluşan üç tane kollektif kitap düzenlemiş biri olarak yazarlarımızın çoğunun kadın blogger olduğunun özellikle altını çizmek isterim ki, bunlardan bir kaçı kendi kitaplarını çıkardı ya da çıkarmak üzere.

Eskiden blogdan para kazanmak ne kadar mümkündü bilmiyorum çünkü hiç kazanmadım ama bugün bunu iş olarak yapan bek çok blogger var ki bence içlerinde çok başarılı olan arkadaşlarım var. Bununla beraber bloglarda çok da fazla bilgi kirliliği olduğunu düşünüyorum. Araştırmadan, veri sunmadan yanlış yönlendiren yazılar çok da olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Yalnız şuna yüzde yüz inanıyorum ki bloglar sayesinde Amerika’yı yeniden keşfetmeye de gerek kalmıyor.

Her alanda olduğu gibi blog yazma konusunda da zamanla elenmeler olacaktır. Sürekli yazı girememek, eskisi gibi yazmak istememek, özgün içerik yaratamamak, çok depresif yazmak, sürekli kendini ön plana çıkarmak gibi konular doğru ile yanlışı ayıracaktır. Fakat gelecekte blogların bugünden çok daha ileriye gideceğine, daha çok insan için yeni bir açılım ve iş kapısı olacağına inanıyorum. Yeter ki bloggerlar eleştiriye açık olsun, bloglarını intikam alma, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla mantığıyla yazmasın.

 

 

Blogcu Anne ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Gündem çok sıcak, yoğun, yorgun bu yüzden farklı konularda yazmak, düşünmek sanki lüks gibi geliyor insana biliyorum. Bir süredir bloga yazdığım her yazıyı siyaset ele geçirmiş durumda. Çeşitliliği savunurken tek bir pencereden yazıyor olmak beni rahatsız ediyor. Aslında geçen hafta yaptığımız sohbeti belirli hassasiyetlerden dolayı yayınlamadım. Hatta sorular içinde 8 mart Dünya Emekçi Kadınlar gününe dair bile sorular var. Biraz kafamızı dağıtalım biraz başka pencerelerden bakalım diyerek şimdi yayımlıyorum. Sosyal medyada takılan her anne ve babanın adını en az bir kere duyduğu BlogcuAnne Elif Doğan ile yaptığımız bir dilim sohbet başlıyor. Keyifli okumalar.

TUYAP

  • Sosyal medyayı kullanan birçok kişi sizi tanıyor ama öncelikle sizin ağzınızdan kimdir Elif Doğan? İki oğlu, bir blogu, şimdi bir de kitabı olan bir kadınım. Anne olmadan önce “Anne olduktan sonra bir süre çalışmaya ara verecek ve çocuklarıma kendim bakacağım” dedim, kendimi sadece çocuk bakmakla tanımladığımı fark ettiğim noktada da sırf kendim için bir şey yapıyor olmak üzere blog yazmaya başladım. O günden beri de yazıyorum, yaklaşık beş sene oldu.

 

  • Uzun bir süredir blog yazıyorsunuz ve özellikle anne bloglarının ilk isimlerinden birisiniz. İlk blog açtığınız zaman bu fikir nasıl doğdu? – Birden bire doğdu hem de… İlk oğlum yaklaşık iki buçuk yaşındayken kendi hayatımla ilgili bir karara varmaya çalışırken ancak kurumsal hayatla anneliği birlikte istediğim randımanda götüremeyeceğimi düşünür ve “ne yapsam ki?” derken bir arkadaşımın “Madem söyleyecek bir sürü şeyin var, neden blog yazmıyorsun?” demesiyle doğdu. O akşam oturup yazmaya başladım. Ondan beri de durmadım.

 

  • Günümüzde birçok şey artık sosyal medya üzerinden hayat buluyor, tartışılıyor özellikle anneler için bir imdat çekici haline geldi. Peki sizce bunun hem iyi hem kötü yönleri neler? – İyi yönleri, yalnız olmadığınızı görüyorsunuz. Ülkenin, hatta dünyanın başka bir yerinde hiç tanımadığınız bir kadının da sizinle aynı şeyleri yaşıyor, hissediyor olduğunu anlıyorsunuz. Anneliğin bence en çok tüketen yönlendiren biri bu yalnızlık hissi. Fiziksel anlamda demiyorum sadece; çektiğiniz zorluklar, içinizde büyüttüğünüz endişeler, git-geller mutlaka bir başkası tarafından yaşanıyor oluyor. Bunu duymak insana çok iyi geliyor. Kötü yönlerine gelince, yazılan çizilen şeyler kesin çözüm, tek çareymiş gibi algılanabiliyor. Oysa herkesin anneliği farklı, her annenin farklı çocuklara anneliliği bile farklı. Başkasının yazdığını tavsiye değil, tecrübe paylaşımı olarak alıp, kendi bilgi ve deneyimlerinle harmanlayarak uygulamalı. Sosyal medyanın bir diğer dezavantajı da bence annelerin doktorluğa soyunması. Kimsenin kimseye ilaç ya da uygulama tavsiye etmesini doğru bulmuyorum şahsen.ElifDogan

 

  • Bir süre önce özellikle yeni annelere ‘ben yalnız değilmişim’ dedirten ve annelik rolünde boğulurken oksijen maskesi olduğunu düşündüğüm kitabınızı çıkardınız. Bu kitabın doğum aşaması nasıl oldu? – Çıkışında çok orijinal bir hikâye yok aslında… Birçok yazı yazan kişi gibi ben de “Şu fani dünyada bir basılı kitabım olsa…” derdim. Onu düşünerek çıktım yola. Yolda birkaç değişiklik yapmam gerekti; anladım ki sırf kitap yazmak için kitap yazılmıyor. “Blogcu Anne’den özlü sözler” teması etrafında derleyince kitabı hızla ilerledi ve bitti.

 

  • Annelik Her Zaman Tozpembe Değil adı zaten birçok şeyi vaat ediyor aslında ama bunun dışında birçok anne egosu eleştirisine de maruz kalıyor musunuz? Evet, tabii. Sonuçta bir fikri, düşünceyi benimseyen olduğu gibi benimsemeyen de var. “Çok abartıyorsun, haline şükretmiyorsun” diyenler oluyor, ancak sayıları geçmişe göre daha az. Sanırım anneliğin tozpembe olmadığı birçok anneyi birleştiren bir alt metin.

dr-banner1

  • Malum yine bir mart ayı ve yılda bir kerede olsa kadınların çok konuşulduğu 8 mart geldi. Sizce bu ülkede kadın olmak ve bunun yanında anne olmak nasıl? Kadın olmak zor, anne olmak daha zor, her ikisini bu ülkede yapmak hepsinden zor. Mücadele daha genç kızlıktan başlıyor, giydiğimize, konuştuğumuza dikkat etmek zorunda kalıyoruz “el âlem ne der” diye… Aslında erkeklerin de yapabileceği birçok şey sırf kadınlara atfediliyor, kadınlık sırf anne olmaya indirgeniyor, bunlarla mücadele çok zor.

 

  • Kadınlar gününün sadece ‘şiddet’ başlığı altında anılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve sizce özgür ve eşit haklara sahip kadın olmanın formülü ne? Türkiye gibi kadın cinayetlerinin son 10 küsur yılda yüzde 1400 arttığı bir ülkede kadın olmayı başka eksenlerde konuşmak bence çok kolay değil. Özgür ve eşit haklara sahip kadın olmanın tek bir formülü bence yok, ama iş talep etmekten geçiyor.

 

  • Yakın zamanda yeni bir kitap projesi var mı? Ve blog ve kitap yazmak arasında nasıl bir ilişki var? Kitap projesi ilki çıktığından beri var ama gerçeğe ne zaman dönüşecek, bilemiyorum. Ülke gündemi şu an birçok şeye ket vurduğu gibi benim de elimi durduruyor. Blog ve kitap arasındaki ilişki… İkisi de çok güzel, çok farklı… Blog yazmak daha anlık, geri dönüşleri de öyle… Kitap ise çok çabuk eskiyebiliyor, geri dönüp düzeltemiyorsunuz. Ancak ikisi arasındaki ilişkiye dair benim keşfettiğim şey, kitap, blogun kopyası/derlemesi olmamalı. Benim çıkış noktam buydu ancak zaten yazmış olduğum şeyleri kitapta bir daha yazmak bana çok sıkıcı geldi, olmadı.

 

  • Sizce sosyal medya nereye gidiyor? Sizce gelişen bir olgu mu yoksa sadece bir moda olacak, bitecek bir dönem mi? Biter mi bilmiyorum ama evrileceği kesin. Bundan 4-5 sene önce birisi “sabah gözünü açar açmaz hiç tanımadığın insanların olduğu bir platforma girip, tüm haberleri onlardan alacaksın” deseler inanır mıydık?

 

  • Evdeki blogcu anne neler yapıyor? Sizde hayat ne kadar tozpembe? Evdeki Blogcu Anne evden çalışmaya çalışıyor. Tutkuyla başladığım blogu devam ettirirken bu alanda edindiğim tecrübeleri yola koyabildiğim bir işim var, bazı markalara çeviri ve danışmanlık hizmeti veriyorum. Gündüz bir yandan blog bir yandan bu işlerle uğraşıyor, aynı anda da akşama ne yemek yapacağımı düşünüyorum. Saat 3’e kadar kendi halimde, işimde gücümdeyim; sonrasında çocukları okuldan almaya çıkıyor, kısa bir mahalle turu, alışveriş yapıp geliyorum. Ardından yemek, çocukların uyku faslı, sonrasında ne yaptığım gündeme göre belirleniyor. Eskiden dizi izlerdik, şimdi tape dinliyoruz.

 

  • Gezi sürecinde sosyal medya hesabınızı çok aktif olarak kullandınız. Bunun yanında markanıza zarar verebilecek bir durumdu aslında. Farklı görüşlerden eleştiriler aldınız mı? Gezi sürecinde aktiftim, bunu yaparken “Markama ne olur?” diye hiç düşünmedim. Belki doğru belki yanlıştı bu, belki bir iletişim danışmanına sorsanız yorumu farklı olurdu. Bana kalırsa markam zaten benim çünkü blog çok kişisel bir şey, olduğunuzdan farklı görünemezsiniz, isteseniz de. Ben her gün Gezi Parkı’nda gaz yerken akşam eve gelip “okul seçimi” yazamazdım, yazamadım da. Farklı görüşlerden eleştiriler elbette aldım. Eleştiriden fazlasını da aldım hatta. Tehditler, hedef göstermeler…

 

  • Siyasi gündeme bir yerden girmişken son olarak sizce ülkede bir şeyler tozpembe olacak mı? Yakın zamanda hayır. Tozpembe zaten çok iddialı bir söylem, ülke için olmasın da zaten… Rengârenk olabilmesi, her rengin birlikte yer alabilmesi bence yeterince iyi olur.