Hayat Devam Ediyor (mu) ?

yaşam

7405ac840f0f3bb0ebbcf164dbb99614

Yaşadığımız dönemi tanımlayacak tek bir kelime üzerinde düşünüyorum. Her şeyi açıklayacak tek bir kelime. Olmuyor. Acıların renkleri o kadar farklı ki tek bir kelimeye hatta cümleye sığması mümkün gözükmüyor. Tam bir kaos halinde yaşıyoruz. Bir yandan devam eden hayatlarımız bir yandan devam etmeyen, edemeyen hayatlar ile yaptığımız empatinin ruh hali.

Dijital çağın savaşları böyle oluyor demek ki. Birileri telefonların, televizyonların ekranlarında patlıyor, ölüyor, çığlık atıyor, acı çekiyor ve birileri zaman akışında bunları izliyor. Hayat birilerine bunu yaşamayı yazmış birilerine izlemeyi. Burada suçlu yok. Birileri yaşayacak birileri izleyecek evet. Bu adaletsiz dünyanın en büyük günahı değil mi zaten? Peki ne kadar sürüyor bir acının etkisi? Zaman dilimi ile açıklamanız mümkün mü? Aslında bu ne kadar içine girdiğimiz ile değişiyor sanırım. Ben üzülmeyen ya da lanet etmeyen olduğuna inanmıyorum. Hala bir yanım buna inanmıyor. Sadece birileri ruhlarını korumaya alıyor. Yok saymak, bilmemek bir seçim olarak elimizde değil mi? Bir kesim ise acıyı kendi evinin içinden yükselmiş gibi yaşıyor. Ya da bunu böyle yansıtıyor. İsyan ediyor, küfür ediyor, lanet ediyor. Yazıyor yazıyor yazıyor. Yetmiyor. Gerçek suçluya ulaşamadığı için hırsını diğer kesime yöneltiyor. Tepki vermeyeni dövüyor. Sözleri ile deliyor geçiyor. Bu konuda haklı haksız yok bu konuda tek bir gerçek var ‘birileri ölüyor birileri izliyor’ Sen. ben, o istediğimiz kadar bağıralım bir yerlerden acı yerinde sabit. Hafiflemiyor. Etimize geçti artık. Ruhumuzu esir aldı. Değiştirme gücümüzü yok etti. Acı bizi hareketsiz kıldı.

Ben kürde, türke, ermeniye bakmam ben dine, dinsize, mezhebe bakmam. Ben acıyı anlatıyorum size. Elimizde olmadan çizilmiş sınırların, coğrafyanın insanı acıtmasına bakıyorum. Ben iyilik, güzellik dini diye öğretilen dinin nasıl yanlış ellerde korkunç bir silaha dönüştüğünü izliyorum. Ben terör denen ‘siyasi tavrın’ insanları evlerine, güven çemberlerine nasıl hapis ettiğini izliyorum. Kalabalık her ortamda çıkan değişik bir sesin insanların ruhlarındaki korkuyu nasıl ortaya çıkardığını görüyorum.

Ben şimdilik ‘izleyen’ tarafım ve yarın ‘diğer’ tarafta olmayacağımın garantisi yok. Ben benim seçmediğim din,dil, ırk ya da coğrafyanın vebalini canımla ödeyip ödemeyeceğimi bilmiyorum. Ben kimseye ‘korkma’ diyemiyorum. Ben korkuyorum. Ben bu hayata siyaset ya da politika (ne derseniz diyin) merkezli yaşamaya gelmedim. Ben hayatın bunlardan daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. Özgüvensiz, ürkek insanların siyasette taviz vererek, ülkelerindeki zorlu ve tehlikeli unsurları manipüle ederek başkalarının canları ile oynadıkları kumarın bir gün onları yok etmesini dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor.

Hayat devam ediyor mu? Hayat devam ediyor ama o hayatı acı ile törpülenmiş ruhlar yaşıyor…

Minipost 

mini post, Mini post


Neredeyse el yazımızı unuttuğumuz günler yaşıyoruz. Klavyeler, dokunmatik ekranlar ve neredeyse sadece sesimizle harekete geçirdiğimiz makinalar bizi kimliğinizden yani yazımızdan uzaklaştırıyor. Oysa kalem ve elin ortaya çıkardığı şey aslında ruhumuz için çok önemli. Bizim karakterimize dair ip uçlarının kağıda dökümü sanki. Hem öyle başkası çözümlesin diye değil kendini iyi tanımak için kağıt kalem ile iç içe olmalı insan.
Bazen telefonla konuşurken bazen başka dünyalara dalmışken kalemin kağıda bıraktığı izler bazen çözümler içeriyor. Bir yerde okuduğum şöyle bir söz vardı “karalamak elin dalgınlığıdır” ve “el zihnin keskin kenarıdır” İçe yolculuğun aracı işte tam olarak bu yüzden el, kalem ve kağıttan geçer. #minipost #durumbildirimi

İnsan Haritası

yaşam

İnsanların üzerinde doğdukları coğrafyanın etkisi olanlara inanlardan biriyim. Farklı bir kültür, din ya da ülkeye ait bile olsanız doğduğunuz, büyüdüğünüz, yaşadığınız coğrafya hücrelerinize, dna kodunuza işliyor neredeyse. Farklılaşmaya çalışmak bazen nafile bir uğraş oluyor. Aslında farklılaşma çabası göstermeden,kabullenip, sindirip kişilik özelliğine yaşadığı coğrafyayı yediren insanlar çok daha gelişmiş oluyorlar.

550f1a213aa421d30b8a573967ca5249

Bu tespite göre bizim ülkemizin çok kültürlülüğü, farklı iklimsel yapısı ya da doğu batı sentezi duruşu bizim toplumumuzda yaşayanların aynı pozitif özelliklere sahip olacağı görüşünü getirebilir. Üzgünüm ama değil. Maalesef biz bu çoklu özellikler içinde kayboluyoruz. Ya çok batılı ya çok doğulu oluyoruz. Modernleşirken muhafazakar yapımız frene basıyor. Kültürel çeşitlilik bizi eksik kılıyor. Bunu nasıl beceriyoruz bilmiyorum ama biz bu toplumda ‘coğrafyamıza rağmen’ bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Oysa tam tersi olmalı. Bu zenginlik bizi beslemeli. Yönlendirmeli. Coğrafyamız üzerine kurduğumuz günümüz sistemler bizleri paçamızdan aşağıya çekiyor. Sallayıp kurtulabilen birkaç kişi şanslı gözüküyor.

64fb4f085112a997ece5ea7c8ea02294

Eğitim sisteminden politik sisteme uzanan sakatlıklar dünyamızda bizler küçük parçalara takılmaktan büyük parçalarımıza nasıl zarar verdiğimizi göremez hale geliyoruz. Peki, sorunu tespit ettik. Bu işin kolay kısmı. Bu zenginliği hayatımıza nasıl işleteceğiz? İşte orada durum aslında çok açık. ‘Algı’mızı başkalarının kurgusal sistemlerine emanet etmeyeceğiz. Her duyumsadığın gerçeği yüksek sorgulama ile gerçekliğinden bile şüphe edecek hale gelene kadar irdeleyeceğiz. Normların, kuralların, inançların bizlere yol arkadaşı olmasını ama yol olmamasını sağlamak zorundayız. Tek yol yalanını unutacağız. Her şey için farklı açıları göz önüne almak zorundayız. Biz toplum olarak önce düşünmeyi sonra konuşmayı öğrenmek zorundayız.

9378d7e3d2065676898015a52019049c

Biliyorum toplum geneline bakınca bu çözüm imkansız gibi geliyor ama bizim gibi iç içe yaşamların olduğu, kalabalık aile toplumlarında aslında değişim çok daha kolay. Bir kişinin etkileyebileceği onlarca kişiyi düşünürsen eğer zor değil. Bizler insan haritamızı oluşturmak zorundayız. Önce kendi haritamızı çizmeyi ve okumayı öğrenerek.

Çok Garip Zamanlar Yaşıyoruz

yaşam

2986d6627bce9c102c46744d1331112c

Çok garip zamanlar yaşıyoruz.Bir şeyleri tahlil etmek, hesaplamak çok zor. Her gün yeni bir sabun gündem ile bir şeylerden kopuyoruz. Siyaset ve politikanın bana her zaman uzak ve karanlık gelen dokusunun ruhlarımıza işlediğini düşünüyorum. İstemeden her gün bir doz alıyoruz. Her doz bizi biraz daha insanlıktan ve vicdandan uzaklaştırıyor sanki.

Çok garip zamanlar yaşıyoruz. Bir şeylere inanmak bile güç bugünlerde. Dün inandığımız şeyler bugün gerçekliğini yitiriyor. Dünün gündemi yarına taşınmıyor. Bırakın bir günü saniyeler içinde tüketiyor ve en anormal şeyleri bile normal hale getiriyoruz.

Çok garip zamanlar yaşıyoruz. Birileri dinimizi bile tekel altına aldı. Benim, senin inancın artık onların. O derece ki kural koyucu olarak dinimizi kullandıkları için biz sisteme karşı çıktıkça ‘dine’ karşı çıkıyormuş gibi bir hava çıkıyor ortaya. Sistemi, düzeni sorgularken aslında dini sorgular bir hal alıyoruz. Biz eskiden inancın kul ve yaratan arasında olduğunu sanırdık. Şimdi kul, siyaset ve yaratan arasında sanki. Birilerinin sen doğrusun ya da yanlışsın demesi ile yaşıyorum. Dinden uzak Allah’a yakın günler yaşıyorum. İnancım sorgulandıkça içim acıyor benim.

Çok garip zamanlar yaşıyoruz. Cinsiyetimden utandığım, korktuğum zamanlar. Neredeyse yeni gelişen bir kız çocuğu gibi göğüslerimden utanır gibi cinsiyetimden yana sınavlar veriyorum. Zaten insan olarak öteki olduğum bir toplumda bir de kadın olarak ikici kez öteki oluyorum.

Çok garip zamanlar yaşıyoruz. O kadar garip ki ‘tarafsız’ olma özgürlüğünün olmadığı zamanlar bunlar. Sisteme karşı koyduğun her savın hükümete karşı konulduğunu sanan insanlar var. Oysa ben onlar, bizler demeden hep beraber içine ettiğimiz düzene kırgınım. Ben bu ülkenin son yıllarda yapımda yayında emeği geçen aydınına, halkına, sanatçısına, siyasetçisine kızgın ve kırgınım.

Çok garip zamanlar yaşıyoruz. Grilerimizi kaybettik. Ne siyah ne beyaz olmayanlar olarak mavilere özeniyoruz. Renklerimizi kaybettiğimiz günler yaşıyoruz. Hangi renk hangi renk ile karışırsa ne olur onu bile unuttuğumuz günler bu günler.

Çok garip zamanlar yaşıyoruz. Acaba başıma bir iş gelir mi diye düşünmeden bir cümle dahi kuramadığımız günler bugünler. Sonunda cümleyi kursan bile süreçte yaşadığın anlık ikilemin yaratıcılığını baltaladığı günler yaşıyoruz.

Çok garip zamanlar yaşıyoruz. Biri nasılsın diye sorduğunda adetten ‘iyiyim’ diyemediğin günler bunlar… Adetten bile olsa iyiyim demenin hissi ne güzelmiş meğer…

cropped-db13.png

Bir Kabulleniş Yazısı

yaşam

İnsan, yaratılmış en çözülemez canlı. Biyolojik olarak keşfetmek mümkün olarak görülse bile ruhsal anlamda insanı anlamak ve bozuk kodunu tamir etmek bence her şeyden çok daha zor. Bir hastalığın üstünde yüksek bilimsel gelişmeler ile belki söz sahibi olabiliyorsunuz ama içsel duygu durum değişiklikleri için bence hala bilimin eli bomboş. Her insanın kodu başka yazılmış işte. Var olan her birey kadar farklı duygu durumlar var. İşte bu yüzden de herkesi kendimiz gibi sanmamız bizi büyük bir kaosa sürüklüyor.

412d58364251f41500290952e57a15b3

Kendi içsel yolculuğumuza bile anlamlar katmamız ya da kesinlik kazandırmamız bu kadar zorken bir de başkaları ile ortak yaşam mücadelesi veriyoruz. Yani işimiz zor insanoğlu. Sadece belirli ortak özelliklerde oluşan kümeler ile bir araya geliyoruz ama hepimizi tek bir kümeye toplayacak kesinlikte bir birlik hiç mümkün değil gibi duruyor. İşte bu çok çeşitli ruhsal haller bizi ayırıyor, birleştiriyor, kırıyor, üzüyor, mutlu ediyor ama çoğu zaman zorluyor. Yaşam içinde en moda tabiri ile ‘stres’ dediğimiz şey başkalarına karşı olan esneme, dayanıklılığımız ile şekil alıyor. Uyumlu olabilen ya da kendinden emin olan insanlar bir şekilde daha az stres altına giriyor ama katı duruşlar bizi her gün saran bir hastalık gibi ruhumuza işliyor.

05877f7ed9aa5142116cd0b561f31b50

Her ruhun ayrı bir oluşum olduğunu kabul edersek eğer ‘tek doğru’ peşinde koşmak ya da kalıplar oluşturmak bizi sadece bir bilinmeze sürüklüyor. Aslında ‘olduğu gibi’ kabul etmek biraz olsun hepimizi dingin hale getirir gibi hissediyorum bazen. Bakmayın söylerken kolay uygularken imkansızı zorlayan bir şey bu biliyorum. İçimizde kendi doğrularımızla yoğrulmuş kalıplarımız ve onu pasta kreması gibi süsleyen egomuz ile birilerini olduğu gibi kabul etmek çok zor. Farklı düşünenden çok bizim gibi olan insanları bu çerçevede değerlendirirsek aslında bir şeyleri anlamamız daha kolay. Aslında birlikte olmayı sevdiğimiz, ailemiz, arkadaşlarımız hatta doğurduğumuz çocukla bile olan farklılıklarımız hayat için bir kilit. Biz sadece bazı insanlara daha çok esniyor bazılarına karşı daha katı duruyoruz. Öğrenilmiş her kalıp ve bakış açısı başka bir insana karşı yüksek yargılara dönüyor. Öyle ki daha gençliğin başında ‘ne kadar az insan o kadar huzur’ diyen insanlar haline dönüşüyoruz. Oysa hayatımıza aldığımız her insan bir keşif. Uzun süre hayatınızda olup olmaması değil size ne öğrettiği ile değer katıyor aslında.

da2f9829b002609b79183eb11b1e1d8b

Bir kabullenişe ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Toplumsal anlamda bunun imkansız olduğunu elbette biliyorum ama öz hayatımızda bu kabullenişin bizi gerçekten daha huzurlu insanlar yapacağına inanıyorum. Seni olduğun gibi kabul ediyorum diyebilecek esnekliğe ulaşmayı istiyorum. Ve eminim ruhsal esnemeler bizi daha mutlu yapıyor.

Biolog ve aynı zamanda bir toplum bilimci olan Edward Wilson şu soruyu sorar; Nedendir türümüzü topluca tanımlayan şu didinme, hasret, dürüstlük, estetik, çoşku, aşk, nefret, kandırmaca, deha, kibir, tevazu, utanç ve aptallık?

Sahi sizce neden?