Anjelika Akbar ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Bazı insanları kelimelere sığdırmak ya da bir kaç cümlede anlatmak hiç kolay olmuyor. Anjelika Akbar kesinlikle bu isimlerden biri. Hayattaki duruşu, sanatının ona kazandırdığı estetik ve ruhunun güzelliğinin her cümlesinde ortaya çıkıyor. Türkiye’den uzakta başlayan hayatının buraya uzanmasını, mesleğini, anneliği konuştuk. Şimdi bu güzel sohbeti sizlerle paylaşıyorum.

Zeynel_Abidin4

  • Biyografinize bakınca sanki ‘müzik’ için doğmuşsunuz. Çok erken yaşta fark edilmiş bir yeteneksiniz. Bugün bulunduğunuz yerde olmanızda ailenizin müzik geçmişi olması ve sizin erken yaşta fark edilmiş olmanızın etkisi var diyebilir miyiz?

Muhakkak ki ailemin rolü büyüktür. Hem annemin, hem babamın müzisyen olmaları (babam orkestra şefiydi, aynı zamanda felsefe profesörüydü) yolumu kolaylaştırdı. Yeteneğimi ben daha birkaç aylık iken fark eden onlar oldu. Yolumu açanlar da onlardı. 2.5 yaşımda notaları biliyordum, annemin bana oyun ile öğretti. Zaten inanılmaz isteğim varmış, her şeyi olağanüstü hızla içime çekiyormuşum adeta… Sadece müzik bilgisi değil; ailemin beni 2 yaşımdan itibaren senfoni konserlerine, operaya sürekli olarak götürmesi de; sergileri gezmem; bunlar hepsi beni çok geliştiriyor ve ilham veriyordu.

  • Belki herkesin çok bilmediği ‘mutlak kulak’ yeteneğine sahipsiniz. Yani sizin için hayatın içindeki her şey bir nota gibi. Bu geliştirilebilir bir yetenek mi yoksa sadece doğuştan mı geliyor?

Hayır, “mutlak kulak” geliştirilebilecek bir özellik değil, tamamen doğuştan geliyor. Beyindeki müzik algısı bölgesi farklı çalışıyor, araştırmalar bunu gösteriyor. Bu aslında kulak ile ilgili bir konu değil; daha çok hafıza ile ilgilidir. Ve elbette “mutlak kulak” özelliğine sahip olup olmadığınızı anlamanız için nota bilmeniz gerekiyor. Kim bilir kaç kişi “mutlak kulak” sahibi olabilir, ama nota bilgisi olmadığı için, bu özelliğe sahip olduğunu bilmiyor…

IMG_51680

  • Eğitim hayatınız Türkiye dışındaki ülkelerde başlamış ve devam etmiş olmasına rağmen birden bire Türkiye’ye yerleşme kararı vermişsiniz. İcra ettiğiniz sanatın en zor yapıldığı ülkelerden birine gelme kararını nasıl verdiniz?

Ben karar vermedim. Öyle oldu. Daha SSCB dağılmadan önce Rusya’da UNESCO üyesiydim. Eski eşim ile birlikte Türkiye’ye Uluslararası bir film projesi için geldim; eski eşim filmin senaristi, ben ise bestecisiydim. Hamileydim ve oğlum Yuri (Yürek) İstanbul’da doğdu, çünkü doktor artık uçağa binmeme izin vermedi. O zaman henüz SSCB dağılmadı, ve Ruslar henüz Türkiye’ye gelmiyordu. Sanırım ilk gelen ben ve eski eşim idikJ Bebek biraz büyüsün diye birkaç ay burada kalmaya karar verdik. Ve o sırada, hiç Türkçe bilmeden bile, bazı Türk insanları ile kurduğum gönül diyalogu bana çok özel ve güzel geldi. O zaman tanıştığım o güzel insanlar bana Türkiye’yi muhteşem taraftan tanıtmış oldular; sözlerle değil, ama gözleri ve gönülleri ile… Daha sonra SSCB dağıldı, ama zaten kalbim ısrarla Türkiye’de kalmak istediğini bana söyleyince; ve hayatım boyunca kalbimin sesini dinleyen biri olarak başka bir şey düşünemedim bile. Tüm ailem ilk başta şoktaydı…Çünkü kararımda onlara göre “hiçbir mantığı yok”tu…  Sonra herkes yavaş yavaş alıştı. Sonra da hepsi Türkiye aşığı oldular zaten!..

  • Bir kadın olarak ve bunun yanında sanatçı kimliğiniz ile Türkiye’de ki sanat gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanat insanoğlunun varoluş yansımasıdır…İnsanlık var olduğu sürece sanat da olacak. Her ülke sanat yolunu tarihi, coğrafi, kültürel, geleneksel özelliklerine güre oluşturuyor. Her bir yol diğerinden ne üstün, ne de eksik. Sadece özgündür. Türkiye harika bir ülke; harika gönüllere sahip insanların ülkesi. Ve burada sanat her yerden fışkırıyor. Daha fazla eğitim gerekiyor sanat konusunda, bu bir gerçektir. Fakat zaten mükemmelleştirilmenin sonu yoktur, sanat öyle bir olgudur… Eğitim sadece sanat dallarında değil, her disiplin için gerekiyor. Anne olarak, eğitimci olarak bunu her zaman vurguluyorum. Sanat önemli olduğu kadar, sanat ve estetik algısı da bir o kadar önemli. Sanatı algılama yeteneği zamanla gelişen, üzerinde durulması gereken bir konu. Ve okulda bile değil, ailede başlar… Dolayısı ile yeni nesillerin zarafet, sanat algısının oluşması ve gelişmesi için anne babanın, özellikle de annenin bu konuda yeteri kadar örnek teşkil etmesi gerekir diye düşünüyorum…

DSC_0090

  • · Vivaldi’nin “Dört Mevsim” keman konçertolarının dünyada ilk kez solo piyano uyarlamasını siz gerçekleştirdiniz. Yaptığınız müziğin aslında deneysel bir yönü olduğunu söylemek mümkün mü?

Elbette deneysel yönü var. Eğer sadece yorumcu, icracı değilseniz, besteci iseniz, deneysel olmadan zaten olamazsınız. Doğaçlama, deneysellik besteciliğin olmazsa olmazıdır. Besteci olarak kendisi sadece bir müzik disiplini ile asla sınırlamadım. Müzik denilen olağanüstü olgunun sınırı asla olamaz; doğasına aykırı olur. Sınırları insanlar çizer, sonra da çizdikleri sınırları ya kendileri, yada başkaları kaldırırlar zamanla. Benim çalışma alanım birçok yönde gelişiyor; senfonik orkestra için atonal, avant-garde besteler; tonal, oldukça kolay algılanabilecek romantik besteler; birçok enstrümanlar ve grupları için çağdaş klasik, veya romantik, veya hafif klasik besteme rastlayabilirsiniz; film müzikleri; çocuklar için besteler; vokalizler; romanslar, ayrıca transkripsiyonlar ve etnik kökenli müziğin klasik müzik ile kucaklaşması diyenilceğim çalışmalar…Bana bırakılırsa çizgi film müziklerini de bestelerdim, ama öyle bir fırsatım henüz olmadı.

  • Batı müziği eğitimi alıp doğu müziğinin etkin olduğu bir coğrafyada yaşamanın size katkısı nedir?

Bana muazzam bir katkısı oldu. Eskiden, Rusya’da, hatta Özbekistan’da iken bile ukala, elitist, klasik (ve bir müddetten sonra atonal, çağdaş müzik) dışında kalan tüm müzik türlerine burnumu kıvıran; halk müziği basit gören bir müzisyendim. Çünkü aldığım eğitimin böyle konservatif bir yönü vardır. Bundan kaçamazsınız. Klasik eğitimini aldığınız formasyon sizin bir klasik müzik fanatiği olmanızı hazırlıyor; ki yüzyıllardır var olan bu müzik türünün sert kural koruyucusu olunuz diye. Aslında her bir formasyon kendini savunmak için böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duyar. Fakat aynı zamanda, yüzyıllardır klasik müziğin içinde tüm dogmalarla tanışıp ve dogmalara karşı çıkıp onları yıkan insanlar çıktı. Her yeni besteci bunu yaptı. Yani o konservatif duruşunu yıkıp akıntıya ters yüzmüştü. Ve bu da klasik müziğin gelişmesi için olmazsa olmazı. Ortada bir tezat var. Ve bu tezat sayesinde klasik müzik hem kendini koruyor, hem de geliştiriyor. Ben eskiden sıkı koruyucular kampında olup, sonra akıntıya ters yüzenler kampına geçmiş oldum. Ve benim için bunu sağlayan Türkiye’ye gelişim ile birlikte tam anlamı ile Doğu müziği ile tanışmamdı.

Zeynel_Abidin5

  • Atatürk’e ithaf ettiğiniz bir besteniz var. ‘Güneşin Doğduğu Ufuk’ Bu bestenin dünyaya açıldığı şehir ise İzmir oldu. Bu bilinçli bir seçimiydi ve bestenin doğuş hikâyesini anlatır mısınız?

Türkiye’ye 23 sene önce ilk geldiğim gece TRT ekrarnında dalgalanan bir Türk Bayrağını ve üzerinde bir adamın fotoğrafını gördüm. Bir de fonda çok güzel bir müzik çalıyordu. Ekranda gördüğüm adamın gözlerine kilitlendim… Bildiğim gözlerden değildi o… Ruhumun derinliklerine kadar etkilendim. Gözlerin ne şekli, ne rengi, ne başka fiziksel bir özellik idi beni etkileyen. Oradan bakan ruh idi bana dokunan. Gözler ruhun yansımasıdır. Ve etkilenen de ruh oluyor. Müziğin İstiklal Marşı, adamın da Mustafa Kemal Atatürk olduğunu daha sonra öğrendim. Türkçe bilmiyordum, ama birkaç fotoğraflı kitap buldum. Sürekli fotoğraflara bakarak, bu insanı ve yaptıklarını hissetmeye çalıştım. Türkiye tarihi ile ilgili bir şey bilmiyordum. Ama hiç bir şey. Tamamen beyaz sayfada ruhen hissettiklerim vardı. Ve bunlar aniden müzik olarak içimden akmaya başladı. Bu bestem Türkiye’de yaptığım ilk besteydi, Senfonik Orkestra ile Piyano için Rapsodi. Eserde Piyano – Atatürk idi, orkestra ise tüm Türk insanları…

Dünya Prömiyeri İzmir’de oldu, ama bu özellikle planlanan bir şehir değildi; Rengim Gökmen yönetiminde İzmir Senfoni Orkestrası ile gerçekleşti, piyano solisti bendim.

  • ·        2011 yılında ‘İçimdeki Türkiyem’ adında bir kitap çıkarttınız. Bu kitap aslında bu ülkeye karşı olan sevginizin bir ürünü gibi oldu. Bu projeye başlama fikri nasıl çıktı ve yazarlık üzerine farklı çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

Türkiye’de yaşamamın 20. yılını kutladım bir anlamda. Bir anlamda bu kitap paylaştığım duygular Türkiye’ye ödediğim bir vefa borcu oldu. “Yazmasaydım olmazdı” idi… Sadece kitap değil, aynı adı ile albüm da çıktı; hatta bahsettiğim Atatürk bestem de o albümde yer alıyor. Türkiye’de yaşadığım bunca olay, duygu bende sadece kelime olarak değil, elbette ki besteler olarak ortaya çıktı; çoğu o albümde var. Albüm hala satılıyor… Yazarlığa gelince, ses kadar söz da benim için daima önemli idi. Okul yıllarında çok sayıda şiir yazmıştım, Rusya’da yayınlanmıştı. Birkaç tiyatro oyunu için senaryo yazmıştım ve sahneye koymuştum. Daha sonra felsefi masallar yazdım, hem Rusya’da (Moskova’da) hem de Türkiye’de (İnkılap ve daha sonra Kırmızı Kedi tarafından) yayınlandı. Yani yazmayı her zaman seviyordum. Türkçe dersi hiç görmedim, yıllar içinde kendi kendime algıladım, öğrendim kadar kullanıyorum. İşte kendimi Türkçe’de biraz rahat hissetmeye başladığımda ilk önce Türkçe şiirler yazmaya başlamıştım, daha sonra işte bu kitap ortaya çıktı. Devam ediyorum. Sırada üç kitap var. Bir tanesi hazır, diğer ikisi proje aşamasında.

izmirJazz2

  • Özel hayatınızda neler yapıyorsunuz? Müzik dışında sizi gerçekten mutlu eden şeyler neler?

Elbette ailem benim çok büyük mutluluk kaynağımdır. Eşim ve iki çocuğum ile zaman geçiriyoruz. Yani sadece besteci ve piyanist değilim, bildiğiniz kadın ve anneyim:) Kadınlar ve anneler ne yapıyorsa, ben de yapıyorum.

Sinema sanatını da müzik kadar seviyorum, özel ilgi alanımdır. Fotoğraf çekmeye seviyorum… Pasta yapmayı bayılıyorum… Ve de “hakiki insan nasıl olunur” konusunda bir yolculuk yapıyorum. Çünkü bizim bu Dünya’ya geliş sebebinin bu olduğuna inanıyorum…Ve gerçek anlamda “insan” olmak zor bir zanaattır… Bu da zaten her ne yaparsanız, nerede olursanız olun, hep içinde bulunduğunuz haldir…

  • İki tane çocuğunuz var ve mesleğiniz dışında bir de annesiniz. Anne olmak ve bunun getirdiği değişimler müziğinize yansıdı mı? Kadınlar gerçekten anne olduktan sonra değişiyorlar mı sizce?

Anne olmak müziğime  şefkat ve duygu seli kattı… Tüm kadınlar için konuşamam, ama bence muhakkak değişiyorlar. Bence bir çocuk doğurup değişmemek için taş olmak lazım:)

820

  • Bir süredir sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorsunuz. Birçok sanatçının tersine gerçekten tüm doğallığınız ile yazdığınıza inananlardan biriyim. Sosyal medya araçlarının size ve yaptığınız işe yabancı olan insanlara müziğinizi anlatabilmek için bir araç olduğuna inanıyor musunuz?  Ve bunun için bir şeyler yapıyor musunuz?

Bunun için bir şey yapmıyorum. Tanımadığım insanlar olsa da, ben o insanları “yabancı” olarak görmüyorum. Eğer yabancı olarak görürsem, sahnelerde ne işim var ki… Bırakın yabancı olmayı, konserlerden sonra akraba gibi oluyoruz. Twitter ve Facebook’ta benim için “yabancı” yoktur; o yüzden aklımdan ve kalbimden ne geçerse, paylaşıyorum. Kaygısız olarak.

  • ·        Ünlü piyanist Arthur Schnabel ‘Notalara diğer piyanistlerden daha fazla hakim değilim ama notalar arasındaki o ‘es’ler yok mu… İşte sanat orada yatıyor” demiş yeteneği ile ilgili bir soru için. Peki, siz nasıl tanımlardınız?

“İçimdeki Türkiyem” kitabımda dedim ki; Piyanist misin, yoksa besteci diye soranlara verdiğim cevap: ben sadece piyano enstrümanını iyi kullanan bir besteciyim. piyanist olarak farkım,10 parmak yerine 10 kalbim var; tuşlara onlarla dokunuyorum”…

Fotograf Yurek Akbar  1

  •     Son olarak bundan sonraki projeleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Film müziği projesi var, aynı zamanda baş rollerinden birini oynayacağım bir film; aynı zamanda 10 sene önce planladığım ama o sırada teknik nedenlerden dolayı gerçekleştiremediğim bir projeyi önümüzdeki sezonda gerçekleştireceğim İnşallah. Ve ayrıca sırada bekleyen kitaplarım var…

Aşağıdaki videoda Anjelika Akbar’ın Atatürk ve İstiklal Marşından etkilenerek bestelediği ‘Güneş’in Doğduğu Ufuk’ eserini dinleyebilirsiniz.

Blogcu Anne ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Gündem çok sıcak, yoğun, yorgun bu yüzden farklı konularda yazmak, düşünmek sanki lüks gibi geliyor insana biliyorum. Bir süredir bloga yazdığım her yazıyı siyaset ele geçirmiş durumda. Çeşitliliği savunurken tek bir pencereden yazıyor olmak beni rahatsız ediyor. Aslında geçen hafta yaptığımız sohbeti belirli hassasiyetlerden dolayı yayınlamadım. Hatta sorular içinde 8 mart Dünya Emekçi Kadınlar gününe dair bile sorular var. Biraz kafamızı dağıtalım biraz başka pencerelerden bakalım diyerek şimdi yayımlıyorum. Sosyal medyada takılan her anne ve babanın adını en az bir kere duyduğu BlogcuAnne Elif Doğan ile yaptığımız bir dilim sohbet başlıyor. Keyifli okumalar.

TUYAP

  • Sosyal medyayı kullanan birçok kişi sizi tanıyor ama öncelikle sizin ağzınızdan kimdir Elif Doğan? İki oğlu, bir blogu, şimdi bir de kitabı olan bir kadınım. Anne olmadan önce “Anne olduktan sonra bir süre çalışmaya ara verecek ve çocuklarıma kendim bakacağım” dedim, kendimi sadece çocuk bakmakla tanımladığımı fark ettiğim noktada da sırf kendim için bir şey yapıyor olmak üzere blog yazmaya başladım. O günden beri de yazıyorum, yaklaşık beş sene oldu.

 

  • Uzun bir süredir blog yazıyorsunuz ve özellikle anne bloglarının ilk isimlerinden birisiniz. İlk blog açtığınız zaman bu fikir nasıl doğdu? – Birden bire doğdu hem de… İlk oğlum yaklaşık iki buçuk yaşındayken kendi hayatımla ilgili bir karara varmaya çalışırken ancak kurumsal hayatla anneliği birlikte istediğim randımanda götüremeyeceğimi düşünür ve “ne yapsam ki?” derken bir arkadaşımın “Madem söyleyecek bir sürü şeyin var, neden blog yazmıyorsun?” demesiyle doğdu. O akşam oturup yazmaya başladım. Ondan beri de durmadım.

 

  • Günümüzde birçok şey artık sosyal medya üzerinden hayat buluyor, tartışılıyor özellikle anneler için bir imdat çekici haline geldi. Peki sizce bunun hem iyi hem kötü yönleri neler? – İyi yönleri, yalnız olmadığınızı görüyorsunuz. Ülkenin, hatta dünyanın başka bir yerinde hiç tanımadığınız bir kadının da sizinle aynı şeyleri yaşıyor, hissediyor olduğunu anlıyorsunuz. Anneliğin bence en çok tüketen yönlendiren biri bu yalnızlık hissi. Fiziksel anlamda demiyorum sadece; çektiğiniz zorluklar, içinizde büyüttüğünüz endişeler, git-geller mutlaka bir başkası tarafından yaşanıyor oluyor. Bunu duymak insana çok iyi geliyor. Kötü yönlerine gelince, yazılan çizilen şeyler kesin çözüm, tek çareymiş gibi algılanabiliyor. Oysa herkesin anneliği farklı, her annenin farklı çocuklara anneliliği bile farklı. Başkasının yazdığını tavsiye değil, tecrübe paylaşımı olarak alıp, kendi bilgi ve deneyimlerinle harmanlayarak uygulamalı. Sosyal medyanın bir diğer dezavantajı da bence annelerin doktorluğa soyunması. Kimsenin kimseye ilaç ya da uygulama tavsiye etmesini doğru bulmuyorum şahsen.ElifDogan

 

  • Bir süre önce özellikle yeni annelere ‘ben yalnız değilmişim’ dedirten ve annelik rolünde boğulurken oksijen maskesi olduğunu düşündüğüm kitabınızı çıkardınız. Bu kitabın doğum aşaması nasıl oldu? – Çıkışında çok orijinal bir hikâye yok aslında… Birçok yazı yazan kişi gibi ben de “Şu fani dünyada bir basılı kitabım olsa…” derdim. Onu düşünerek çıktım yola. Yolda birkaç değişiklik yapmam gerekti; anladım ki sırf kitap yazmak için kitap yazılmıyor. “Blogcu Anne’den özlü sözler” teması etrafında derleyince kitabı hızla ilerledi ve bitti.

 

  • Annelik Her Zaman Tozpembe Değil adı zaten birçok şeyi vaat ediyor aslında ama bunun dışında birçok anne egosu eleştirisine de maruz kalıyor musunuz? Evet, tabii. Sonuçta bir fikri, düşünceyi benimseyen olduğu gibi benimsemeyen de var. “Çok abartıyorsun, haline şükretmiyorsun” diyenler oluyor, ancak sayıları geçmişe göre daha az. Sanırım anneliğin tozpembe olmadığı birçok anneyi birleştiren bir alt metin.

dr-banner1

  • Malum yine bir mart ayı ve yılda bir kerede olsa kadınların çok konuşulduğu 8 mart geldi. Sizce bu ülkede kadın olmak ve bunun yanında anne olmak nasıl? Kadın olmak zor, anne olmak daha zor, her ikisini bu ülkede yapmak hepsinden zor. Mücadele daha genç kızlıktan başlıyor, giydiğimize, konuştuğumuza dikkat etmek zorunda kalıyoruz “el âlem ne der” diye… Aslında erkeklerin de yapabileceği birçok şey sırf kadınlara atfediliyor, kadınlık sırf anne olmaya indirgeniyor, bunlarla mücadele çok zor.

 

  • Kadınlar gününün sadece ‘şiddet’ başlığı altında anılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve sizce özgür ve eşit haklara sahip kadın olmanın formülü ne? Türkiye gibi kadın cinayetlerinin son 10 küsur yılda yüzde 1400 arttığı bir ülkede kadın olmayı başka eksenlerde konuşmak bence çok kolay değil. Özgür ve eşit haklara sahip kadın olmanın tek bir formülü bence yok, ama iş talep etmekten geçiyor.

 

  • Yakın zamanda yeni bir kitap projesi var mı? Ve blog ve kitap yazmak arasında nasıl bir ilişki var? Kitap projesi ilki çıktığından beri var ama gerçeğe ne zaman dönüşecek, bilemiyorum. Ülke gündemi şu an birçok şeye ket vurduğu gibi benim de elimi durduruyor. Blog ve kitap arasındaki ilişki… İkisi de çok güzel, çok farklı… Blog yazmak daha anlık, geri dönüşleri de öyle… Kitap ise çok çabuk eskiyebiliyor, geri dönüp düzeltemiyorsunuz. Ancak ikisi arasındaki ilişkiye dair benim keşfettiğim şey, kitap, blogun kopyası/derlemesi olmamalı. Benim çıkış noktam buydu ancak zaten yazmış olduğum şeyleri kitapta bir daha yazmak bana çok sıkıcı geldi, olmadı.

 

  • Sizce sosyal medya nereye gidiyor? Sizce gelişen bir olgu mu yoksa sadece bir moda olacak, bitecek bir dönem mi? Biter mi bilmiyorum ama evrileceği kesin. Bundan 4-5 sene önce birisi “sabah gözünü açar açmaz hiç tanımadığın insanların olduğu bir platforma girip, tüm haberleri onlardan alacaksın” deseler inanır mıydık?

 

  • Evdeki blogcu anne neler yapıyor? Sizde hayat ne kadar tozpembe? Evdeki Blogcu Anne evden çalışmaya çalışıyor. Tutkuyla başladığım blogu devam ettirirken bu alanda edindiğim tecrübeleri yola koyabildiğim bir işim var, bazı markalara çeviri ve danışmanlık hizmeti veriyorum. Gündüz bir yandan blog bir yandan bu işlerle uğraşıyor, aynı anda da akşama ne yemek yapacağımı düşünüyorum. Saat 3’e kadar kendi halimde, işimde gücümdeyim; sonrasında çocukları okuldan almaya çıkıyor, kısa bir mahalle turu, alışveriş yapıp geliyorum. Ardından yemek, çocukların uyku faslı, sonrasında ne yaptığım gündeme göre belirleniyor. Eskiden dizi izlerdik, şimdi tape dinliyoruz.

 

  • Gezi sürecinde sosyal medya hesabınızı çok aktif olarak kullandınız. Bunun yanında markanıza zarar verebilecek bir durumdu aslında. Farklı görüşlerden eleştiriler aldınız mı? Gezi sürecinde aktiftim, bunu yaparken “Markama ne olur?” diye hiç düşünmedim. Belki doğru belki yanlıştı bu, belki bir iletişim danışmanına sorsanız yorumu farklı olurdu. Bana kalırsa markam zaten benim çünkü blog çok kişisel bir şey, olduğunuzdan farklı görünemezsiniz, isteseniz de. Ben her gün Gezi Parkı’nda gaz yerken akşam eve gelip “okul seçimi” yazamazdım, yazamadım da. Farklı görüşlerden eleştiriler elbette aldım. Eleştiriden fazlasını da aldım hatta. Tehditler, hedef göstermeler…

 

  • Siyasi gündeme bir yerden girmişken son olarak sizce ülkede bir şeyler tozpembe olacak mı? Yakın zamanda hayır. Tozpembe zaten çok iddialı bir söylem, ülke için olmasın da zaten… Rengârenk olabilmesi, her rengin birlikte yer alabilmesi bence yeterince iyi olur.

 

@ cerilevis Ömür Özdemir ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Bugün sosyal medyanın geldiği noktaya baktığımızda kendi içinde bir yetenek havuzu gibi. Gerçekten bir yeteneği olan ve bunu doğru anlatan herkes için fark yaratan bir mecra haline geldi. Bunun en iyi örneklerinden biri ise @cerilevis adı ile tanıdığımı Ömür Özdemir.  Sadece bir twitter karakteri olmaktan ibaret olmayıp farklı alanlarda karşımıza çıktı ve hepsini hakkı ile yerine getiriyor. Sizler için merak edilenleri sordum ve o da içtenlikle yanıtladı. Bugünlerde yeni projesi Ömür Törpüsü ile izlediğimiz Ömür bundan sonraki projelerini bize anlattı. Keyifli okumalar.

omur-ozdemir-resimleri

Sosyal medyanın hayatımıza tam orta yerinden soktuğu adamların başında geliyorsun. Bundan birkaç yıl önce bugün ki hayatının ne kadarını tahmin ederdin?
+Bundan birkaç yıl önce çok alakasız bir sektörde çok alakasız bir iş yapıyordum. Hayal ettiğim bir çok şey vardı. Gelgelelim Twitter’da başlayan popularitemle beraber bir şeylerin değişeceğini hissetmiştim. Bugünkü hayatımı demeyelim de bugün yaptığım işlerin birçoğunu yapacağımı tahmin etmiştim açıkçası.

– Şu an yaptığın işlerden önce var olan bir profesyonel çalışma hayatın var. Ne zaman o hayatta vazgeçip ‘benim istediğim bu değil’ dedin?

+Açıkçası o işte çalıştığım her saniye bunu demiştim. Esas filmi izlemiyor gibiydim. Kredi kartı ekstrelerimi ödemek için yaptığım, zerre keyif almadığım bir işti keza. Önce Levent Kazak, ardından da Okan Bayülgen’den gelen tekliflerle arkama bakmadan kaçtım zaten oradan.

-Twitter senin için bir şans gibi gözükse bile aslında yaptığın işlere bakarsak sadece var olan bir yeteneğin keşfedilmesini kolaylaştırmış diyebiliriz. Peki bu yaptığın işler içinde hangisi gerçekten en çok istediğin?

+Oyunculuğu çok sevdim. Şu an yaptığım Ömür Törpüsü isimli talk show’u da çok sevdim. Sanırım bu ikisine devam etmek istiyorum. Gazetede yazmanın da ayrı bir hoşluğu var ama yazmak beni çok yoran ve streslere gark eden bir şey.

c9a_a5e78

– Sosyal medya artık kendi medyasını yaratmış durumda ve sende kısa bir zaman önce internet üzerinden yayınlanan bir talk show’a başladın. Nasıl çıktı ‘ömür törpüsü’ projesi?

+Yakın arkadaşlarım bilirler; ben yaklaşık iki yıldır böyle bir formatı hayata geçirmek istiyordum. Derken Doğan Medyanın eğlence platformu olan NetD.com yöneticileriyle tanıştık ve bunu çok sevdiler, yapmak istediler. Birkaç aylık bir beklemenin ardından Hakan Bonomo’yla tanıştırdılar beni. Hakan Bonomo’dan bunun Between Two Ferns adında Amerika’da Zach’in yaptığı bir formatla benzer tarafları olduğunu öğrendim, vazgeçmedik, Hakan’da bu işi yazmak istiyordu. Sonra başladık.

5246d5106c05090bd83a274e

– İzlediğimde bana düşündürttüğü aslında televizyonda yayınlanan showlardan beklediğimizi bize hap şeklinde verdiği yönündeydi. Hani konuk olanların başına alakasız şeyler gelsin diye bekleriz ya. Bu proje televizyona taşınacak mı ?

+Evet aynen öyle hap gibi, maksimum 6 dakika sürüyor. Ünlü tayfasına söyleyemediklerimizi söyleyebildiğimiz, onların sinirli huysuz agresif hallerini görebildiğimiz tuhaf bir program. Ömür Törpüsü’nün henüz ilk bölümlerinde olmamıza rağmen televizyona taşınması için yoklamalar yapılmaya başladı bana. Bakalım, zaman gösterecek neler olacağını. Bu arada ultra sürpriz isimler gelecek Ömür Törpüsü’ne yakın zamanda. Sanırım daha çok ses getirecek bir program olacağız.

– Gazetede yazılarını okuyoruz ve genelde erkeklere verdiğin tavsiyeler ile ses getiriyorsun. Düzenli olarak bir şeyler yazmak seni zorlamıyor mu? Yani nedir yazıların için olmazsa olmazların?

+Açıkcası çok zorluyor. Fakat orada da kemik bir okuyucu kitlemin olması beni çok mutlu ediyor ve o motivasyonla devam ediyorum. Ben pazar günleri yazıyorum zaten ve insanların o güzel tatil gününde yazımı okurken tebessüm etmelerini sağlamaya çalışıyorum. En büyük olmazsa olmazım bu.

Oyunculuk kariyerine gerçekten çok güçlü isimler ile başladın. Levent Üzümcü, Mehmet Ali Erbil gibi isimler ile aynı seti paylaşmak nasıldı?

+İnanılmaz güzeldi ve çok heyecanlıydı. Daha birçok usta oyuncu vardı. Üstad Gani Müjde’yle çalışmak başlı başına harikaydı. Yönetmenimiz Süleyman Seçik keza yine öyle. Kendimi keşfetme konusunda benim için harika bir deneyimdi. Çoğu zaman “olm sen kimlerle karşılıklı oynadığının farkında mısın!” diye kendimle konuştuğumu hatırlıyorum.

– Peki, oyunculuk şu an bekliyor mu yoksa yakında yeni bir proje var mı?

+Yakında yeni bir dizi olacak gibi görünüyor. Bu sektörde bir sürü proje konuşuluyor, bir sürü toplantılar yapılıyor ama ilk set gününü görmeden hiçbir şeye oldu gözüyle bakmamak, kesin konuşmamak lazım.

– Yeni başlayanlar için sosyal medya kullanımı önerilerin var mı?

+Yok desem ayıp olur mu? Herkes kafasına göre takılsın desem? Herkesin dünyası ayrı, herkes nasıl istiyorsa öyle kullansın desem?

– Vakit ayırdığın için teşekkürler

+Ben teşekkür ederim, sevgiler saygılar.

Çizenbayan Elif Tanverdi ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Onu tanımlamak kolay değil aslında. Eğitimini aldığı mesleğinin yanında kendine bir sürü başka kapılar açmış bir kadın. Hayatı dışarıdan değil tam içinden yaşayan ve bu yaşadıklarını blogu ile bizlerle paylaşan dolu dolu biri. Sizler için bazı sorular sordum ve o da bize yaşantısını, düşüncelerini ve planlarını anlattı. İşte Çizenbayan olarak tanıdığımız Elif Tanverdi ile bir dilim sohbetimiz.

eliftanverdi_1330898886_16

Biz seni çizenbayan olarak tanıdık ama asıl mesleğin dışında dolu dolu bir hayatın var. Öncelikle kimdir “çizenbayan” ?

Bu öyle yaratılmış bir alterego değil onu söyleyebilirim. Mimarlıktan mezun olmaya çalışırken sürekli çizim yaptığım için alınmış bir nickname. Mimarlığı çok severek okudum ama hayat bana başka bir kapı araladı ben de ne olacağını merak edip o kapıdan içeri girdim ve sürprizlerle karşılaştım. Gezmeyi, müzik dinlemeyi hep çok sevdim. ‘Çizenbayan’ın işi sevdiği şeyleri yapıp bunlar hakkında yazı yazmak olduğu için çok mutlu biri haliyle 🙂 Mimarlığı da seviyorum. Şimdi başka şehirlerde mimarlık yapıp blog yazarak yaşamayı deneyeceğim.

 

Belirli bir kesimin aslında çok özenerek baktığı bir iş yapıyorsun. Dışarıdan eğleniyor üstüne para kazanıyor diyenlere inat yok mu “blogger” olmanın zorlukları?

Ya ben çok şanslıyım ki işim sevdiğim şeyleri yapıp sonra bunlar hakkında yazı yazmak. Blogger olmanın zorlukları tabii ki var. Ciddi anlamda 7/24 çalışıyorum. Herkesin eğlence olarak gördüğü şey benim için iş. Asla şikayet etmiyorum. Ben bunu çok sevdiğim için yapıyorum zaten ama en eğlendiğim anda bile daha sonra bunları yazacağım bilinci çok altlarda da olsa var. Kendimi kaybetmiyor değilim. Tabii ki anı yaşıyorum ama sonra oturup her şeyi yazmak büyük bir uğraş ve özen gerektiriyor. Keyif alarak yapsam da bu çok fazla iş demek.

 
İnsanlar twitter vb alanların kullanımının artması ile kendilerini daha çok ifade etme şansı buldular. Hatta bir çok kişi meslek hayatlarını bu şekilde yönlendirdi. Sence bunun sonu var mı? Yoksa daha fazlasını mı göreceğiz?

İnsanların kendilerini bir anda çok fazla insana ifade edebilmeleri müthiş bir şey. Günlük koşuşturmalarımız içinde herkes herkese her şeyi anlatamıyordu. Şimdi twitter sayesinde aklımıza geleni kafamıza takılanı hemen yazıp rahatlıyoruz. Nasılsa birileri okuyor. Kimse okumasa bile o düşünceyi yazmış oluyoruz. Ben twitterdan önce de kafama bir şey takıldığında yazı yazar rahatlardım. Kimse okumasa bile. 

 

Seni takip ederken yoruluyoruz bazen. Bir gün karşımıza dj kabininde çıktın ve bu da mı var dedik. Müzik ne kadar hayatının içinde?

Müzik çok fazla hayatımın içinde. Her ne kadar bir enstrüman çalmıyor ve müzik üretmiyor olsam da müzik hayatımın merkezinde diyebilirim. Çok fazla müzik dinliyorum. İyi müziğe aşık olduğum kadar kötü müzikten ciddi anlamda rahatsız oluyorum ve hayatımdan uzak tutmaya çalışıyorum. Müzik için seyahat ediyorum mesela. Veya müzik konuşamayacağım biriyle çok şey paylaşamayabilirim. 

elifsziget

 

Sürekli seyahat eden biri olarak dışarıdan bizim ülkemize bakınca ne görüyorsun?

Dışarıdan görünenle burada yaşanan çok farklı. Dışarıya egzotik görünen her şey bizim gündelik hayatımızın parçası: Bazen nefret ettiğimiz, bazen de farkında olmadığımız ama onsuz olamayacağımız şeyler. Kendimi bir kadın ve insan olarak ülkemde hiçbir zaman değerli hissetmedim. Yurt dışına çıktığımda insan olarak değerimi anlıyorum. Bu biraz üzücü bir durum. 

 

 

Peki, yurt dışında seninle eş değer işi yapanların şartları ile senin şartlarını kıyaslarsak ne dersin?

Aslında tam olarak ne şartlarda çalıştıklarını bilemiyorum. karşılaştırma yapmak zor olur. 

 
Bu kadar yoğun ve aktif bir hayat içinde enerjik olmak için gizli formüllerin var mı?

Sigara kullanmıyorum. Sevmem zaten ama eğer sevseydim ve kullansaydım şimdiye ölmüştüm sanırım. Sporu hayatımdan eksik etmemeye çalışıyorum. Bu enerjik ve fit kalmak için. Çok yorulacağımı bildiğim günler vitamin alırım muhakkak.  

 

 

Yakın zamanda ülke değişikliği yapacağına dair haberi paylaştın. Nasıl çıktı bu fikir?

Aslında bir dönem yurt dışında yaşamak hep vardı kafamda. ama tesadüfi bir şekilde bir meslektaşımla tanışıp harika bir iş teklifi aldım ve şimdi de gidiyorum 🙂 mimarlıkla blogu bir arada götürmeye bir yandan başka ülkelerde hayatımı devam ettirmeye çalışacağım. eğer bunu başarırsam belki pek çok insana ilham kaynağı olurum.

 

Yeni bir ülke sana neler hissettiriyor?

Heyecan!  

 

Sosyal medya kullanımı ülkemizde daha çok yeni ama senin gibi bir çok insanın kariyerini şekillendirdiğini biliyoruz. Bunu hayal etmiş miydin?

Asla! Her şey kendiliğinden gelişti. İyi ki hiçbir şey planlayıp hayal etmemişim. Böylesini hayal edemezdim çünkü:) 

charles-3
Peki çizen bayan olmak mı yoksa gezen bayan olmak mı?

Biz aynı kişiyiz 🙂 Yeni hedefim gezerken çizenbayan olmak yukarıdaki soruda da söylediğim gibi. Gezmek benim karakterimin bir parçası 

 

Seni her gün yeni bir noktada yeni bir konuda görmeye çok alıştık. Bundan sonraki projelerinden ve hedeflerinden bahseder misin?

Kafamda çok şeyler var ama henüz somut adımlar atmadan projelerimi dillendirmeyi çok sevmem. Hedefim yok desem çok sığ bir insan gibi anlaşılabilirim ama bu doğru. Kendime oraya ulaştığımda ‘ee şimdi ne yapacağım’ diyeceğim hedefler koymak yerine yaptığım işi çok iyi yapıp kendimi yeniliklere açarak, hayal edip planını kurabileceğimden daha güzellerini yaşayacağıma inanıyorum. Ben çok çalışıp güzel şeyler olacağına inandıkça şans ve tesadüfler hep yanımda oluyorlar.

 

Teşekkürler

Ben teşekkür ederim ❤ 

 

 

Yasemin Soysal ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Yasemin Soysal bir yazar ama sadece yazar diye tanımlamak yeterli olmuyor. İyi bir sporcu ve maceraperest. Yaptığı eğitimler ile özellikle ‘kilo problemi’ olan kişilerle çalışıyor ve oluşturduğu sistem o zorlu diyet listelerini çöpe attıracak cinsten. Onu en son ‘ben buradan atlarım’ yarışmasında jüri üyesi olarak izledik. Kitaplarını, planlarını ve tavsiyelerini sordum. Hepsi sohbetimizde mevcut. Hadi bakalım başlıyoruz.

yasemin soysal galeri (3)

Adınızı ne kadar öncelikle kitaplarınızdan duymuş olsak bile yazar kimliği dışında iyi bir sporcu olduğunuzu biliyorum. Sizinle ilk kez tanışanlar için kısaca kimdir Yasemin Soysal ?

Bu sorunun neresinden tutup cevaplamalı bilmiyorum. Bir tarafta kendi halinde, hatta fazla kendi halinde, evinde makarnasını ketçaplayıp mayonezleyip turşusuyla yemesini seven, tek gidişlik seyahat biletleri ile yollara düşen biri, diğer taraftan farkındalık ve ruhsallık yolunda her şeyini ortaya koymuş sonuçta olanı olduğu gibi kabul etmenin dışında bir kapı bulamamış biri. Zayıflama kitaplarına gelirsek onlarda bu ruhsal yolculuğun bir parçası. Sadece benim için değil okuyucular içinde durum böyle.

-Ülkemizde bilinirliliği çok olmayan sporlarda dereceleriniz var. Ülkemizin spor algısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Futbol. Ülkemizin spor algısı futbol başkada bir şey yok. Ben kule atlama sporu ile uğraşıyordum, milli takımla birlikte çalışıyordum. Fakat kışın atlayabileceğimiz kapalı bir yüzme havuzu yoktu. Doğal olarak bizde sünger havuza atlıyorduk. Yanlış duymadınız, yazları suya, kışları süngerlerin içine atlıyorduk. Komik değil mi? Milli takım bu durumdaysa siz amatörleri düşünün artık.

-Günümüzde obezite gerçekten ciddi bir sorun. Birçok ülke bu konuyu toplumsal bir sorun olarak algılıyor ve düzenlemeler yapıyor. Türkiye’yi bu açıdan nerede görüyorsunuz?

Türkiye bu konuda hiç bir çalışma yapmıyor. Yapıyormuş gibi görünüyor o kadar. Çünkü hala reklamlar, yeme ve içme tüketim üzerine. Sporu ve sağlıklı beslenmeyi özendirici kaç reklam görüyorsunuz? Tarım ülkesiyiz bu dünyanın en büyük zenginliği, kilo bakımından da ayrıcalık. Yabancı ülkelerde sebze ve meyvenin en pahalı gıdalar arasında olduğunu düşünürsek, ülkemizdeki tüketimin ne kadar yanlış olduğunu görürsünüz. Devlet şuan para kazanmanın yolları üzerine yoğunlaşmış, elimizdeki potansiyeli özendirelim, hem topraklarımız kalkınsın hem de insanlarımız daha sağlıklı beslensin diye düşünen yok.

yasemin soysal galeri (10)

Kitaplarınızın isimleri ‘tek şişman beyniniz’ ve ‘tek suçlu beyniniz’. Özellikle bu ilk iki kitap isimleri ile dikkat çekti gerçekten tek suçlu beynimiz mi?

Esasında beynimizin bir suçu yok. O bir makine… Nasıl işlenirse nasıl programlanırsa öyle hareket ediyor. O beyne hükmedenin suçu var. Şimdi diyeceksiniz ki çok teknik bakmıyor musunuz olaya. Haklısınız bu cümlelerle o anlaşılıyor fakat tam tersi. Kalple sevmesini ve yine kalple düşünmesini başarabilmenin tek yolu zihnin kapısını açmakla oluyor. İşte bunun içinde zihnin içinde yaptığımız oyunları fark etmeliyiz. Bu oyunları fark etmenin tek yolu dışarıdan çıkıp başlattığımız oyuna bakabilmek. Bunu yaptığınız zaman, işte o zaman masum beynin bir suçu olmadığını fakat beyin diye itham ettiğimiz şeyin arkasında kendimiz olduğunu fark ediyoruz. İlk farkındalıktan sonra ayrılık başlıyor. Fakat tüm ayrışma esasında tam ve bütün olma yolunda atılan ilk adım.

Umarım anlatabilmişimdir. Çünkü herkes yazdıklarımı farklı bir pencereden ve farklı bilinç seviyelerinden okuyacak. İşte sonuçta yine herkes kendi anlaması gereken şeyi anlayacak. Ama bilin ki anlamadığımızın ötesinde, anlamakta zorlandığımız hatta bazen aklımıza bile getirmediğimiz gerçekler var.

IMG_1441 ys

-Kilo problemi olan kişiler aslında bu sorunla ‘kısır döngü’ içine giriyorlar ve bu döngüyü kırmak çok kolay olmuyor. Sizin sisteminiz ise bu süreci çok farklı bir yerden ele alıyor. Biraz bahseder misiniz?

Kilo probleminin yeme içme ile ilgilisi olduğu düşünülüyor. Fakat kimse çıkıpta şu soruyu sormuyor. İyi de kardeşim bu kadın ya da adam niye durduk yere bedeninin kapasitesi üzerine çıkıp yemek yiyor? Sevdiği için mi? Yok öyle bir şey hatta mümkün değil. Çünkü başlangıçta bedenin kapasitesi dışına çıkmak hiç bir zaman olağan bir şey değildir. Örneğin jimnastikçiler. Bedenlerinin ne kadar esnek olduğunu biliyorsunuz. Bir bacak açıyorlar yere sıfır oturuyorlar. Ben de bu spor branşından geldim. O bacağı öyle açabilmek için ne kadar zorlandığımızı ve canımızın acıdığını tahmin edemezsiniz. O bacak kaslarını germek ve olan mesafesinden daha uzun hale getirmek hiçte eğlenceli değildi. Hatta bazen gözümüzden yaşlar gelirdi. Fakat sonra ne oldu, hoop rahatça bacaklarımızı açmaya başladık. Hatta zevk alır olduk. Olur olmaz bacaklarımızı açıp yere oturmaya başladık. İlgi çekmeye başladık.

Bedenin bir dengesi var. İşte bu denge içerisinde limitlerin dışına çıkmak zordur. Caba ister. Kilo almakta caba ister hatta ve hatta kilo vermekten çok daha fazla caba ister. Kilo vermek için hiçbirşey yapmamanız lazım ama kilo almak öyle mi, gideceksiniz yemek yiyeceksiniz, yemek yoksa yemek hazırlayacaksınız. Sonra bunu düzenli yapacaksınız. Bağarsakları bozacaksınız. Ooo çok iş anlayacağınız. İşte bu noktada bunu bir insan niye kendine yapar sorusu akıllara gelir. Niye bir kişi durduk yere yeme merkezini tetikler. İşte ben kitaplarımda bu sorulara cevap veriyorum.

 

-Eğitimlerinize katılan kişilerin yorumlarına bakınca aslında ‘yeni bir bakış açısı’ kazandıklarını görüyoruz. Belki size kilo problemi için geliyorlar ama tüm hayatları için uygulanabilir bilgiler alıyorlar. Eğitim sisteminizden biraz bahseder misiniz?

Esasında yaşam bir bütün. Hiç bir parçayı hiç bir parçadan ayıramazsınız. Ruhsallıkla diyet bir bütün. Tanrı ve tatile gitmek bir bütün. Cinsellik ve tuvalete gitmek bir bütün. Yani hayatın tüm noktaları bir bütün. Doğal olarak ben de sorunun kaynağını ve çözümü anlatırken bu bütünden ayrılamıyorum. Nasıl yapacağımı henüz keşfedemedim 🙂 parçalara ayırıp sonra bunları farklı eğitimler adı altında pazarlasam ticari anlamda iyi olurdu fakat gerçek olmazdı, doğru olmazdı, hayatın içinde uygulanabilir olmazdı. İşte buna çok dikkat ediyorum. İnsan daha önce geliyor benim için. Bu yüzden eğitime gelen insanlar biz sadece kilo verecektik bunlar nereden çıktı diyor. Değişim bir bütündür…

-Günümüzde insanlara onları görme ihtiyacı bile hissetmeden diyet listeleri öneren kişileri duyuyoruz. Bunun yanında tabii bir de moda diyetler var ki internet bunun için sonsuz bir deniz. Sizin bu listelere bakış açınız nedir?

Yazık diyorum. Sadece kocaman bir yazık. Nasıl dua etmemiz gerektiğini bile bazen başkalarına soruyoruz. Bu listeler bizi robotlaştırıyor. Kim olduğumuzu, niye bu dünyaya geldiğimizi, bedenimizle olan iletişimimizi kaybediyoruz. Esasında çok şeyimizi kaybediyoruz. Bedeni ile iletişimini kaybetmiş biri çok şeyi kaybediyor. Ayrıca sonrasında gelen kafa karışıklığı, ruhsal tıkanmalar, psikolojik sorunlar. Bedeni dinlemeyen biri, sıkıldığı bir işten ayrılıp ayrılmaması gerektiğini bile bilemiyor. Nerden bilsin ki yanlış yapmaktan korkuyor. Doğrunun ne olduğunu birinin ona söylemesi gerekiyor. Aynı diyet listeleri gibi. Ne yemesi gerektiğini bilmiyor, biri ona yazmalı. Fakat işin enteresan tarafı listeyi yazan kişi de esasında iki gün sonra o kişinin ne yemesi gerektiğini bilmemesi.

Bazen benimde listelerim oluyor ama yaşam boyu uygulanması gereken listeler değil. Daha çok zihnin ve alışkanlıkların kafasını karıştırmak gibi listeler.

Burada en büyük sorumluluk bizlere düşüyor. Biraz sorgulamamızı artırmamız gerekiyor. Bize hazır sunulmuş her şeyi alıp kabul etmek yerine niye sorularını sormamız gerekiyor. İş seçiminden, kilo vermeye kadar gerçekten istekler bize ait olmalı.

İnternet sitenizi incelerken birçok yolculuk yaptığınızı gördüm. Bu yolculuklar bana sadece bir yerleri görmekten çok ‘arınma’ yolculukları gibi geldi. Bize biraz neden bu kadar farklı ülkeleri tercih ettiğinizi anlatır mısınız?

Evet başlangıçta ben de sizin gibi düşünüyordum. Ruhsal yolculuklar adı altında yollara düştüm. Hani hep duyuyoruz ya, Hindistan, Nepal tapınaklar ve arınmalar. Hah işte dedim eğer tek gidişlik bir bilet alır ve süre kısıtlaması yapmazsam deneyimim daha büyük olur. Çıkmadan önce ritüeller yaptım. İç sesimle hareket ettiğim bir dünyada bulacağım şeyleri de iç sesimle keşfetmek istedim. Bu yüzden nereye ve nasıl gideceğimi sürecim belirlesin diye sadece gidiş bileti aldım ve yollara düştüm. Biraz fazla abartmış olup, parmak arası terliklerimle Evereste çıkmaya çalışmış olabilirim. Ama şansım yaver gitti 5500 e kadar çıktım. Peki, sonuçta ne buldun diye sorarsanız, kesinlikle herkesin bunun gibi yolculuklara çıkmasını tavsiye ederim. Ha sakın aradığımı bulduğumu sanmayın, tam tersine, tüm bulduklarımı yollarda kaybettim. Ben bir ruhsal yolculuk yolcusuydum, fakat kafamda yine bir şablon varmış ki Nepal’e gitmişim. Niye Lasvegas değil de Nepaldi? Çünkü ruhsallığı orada bulacağımızı sanıyoruz. Hal bu ki ruhsallık sizin aramak istediğiniz her yerde. Bir kumarhanenin en gürültülü yerinde bu birliği deneyimliye bilirsiniz. İşte o yolculuklarda bildiğim çoğu şeyi unuttum, kalıpları, dinleri, ırkları, insanları… Bütünü görmeye başladım ki bu beni daha boş bir hale getirdi. Sonra deneyimlediğim spirüktüel deneyimler artmaya başlayınca anladım ki, dolmak değil doluluğu azaltmak önemli. İşte o günden beri hep şunu söylerim, “ne kadar çok şey bildiğin değil, ne kadar çok şeyi unutabildiğin seni değiştirecek”

yaseminsoysaleverest1  (7)

-Son kitabınız ‘ruhunu dinle bedenini doyur’ ile benim işte tam da bu dediğim bir konuyu incelemişsiniz. Öncelikle ruhsal açlığı engellemenin önemini anlatmışsınız. Nedir bu ruhsal açlık?

Ruhsal açlık esasında sürekli aradığım bir duygu boşluğu. Bazen sevgi, bazen aşk, bazen yaradan ve bazen kendimizi arıyoruz. Fakat içinde yaşadığımız düzen insanın tüm bunları aramasını engelliyor. Televizyonla, hükümetle, fanatizimle vs… işte tüm bunlar bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Sonra anlayamadığımız bir boşluğu neyle dolduracağımızı bilmiyoruz. Ya yemek yiyoruz, ya içki içiyoruz, ya seks yapıyoruz, ya da kendimizi kaybeder gibi çalışıyoruz. Sadece zihin oyalıyoruz. İşte bu noktada şişmanlık başlıyor. Tabi sadece şişmanlık değil, kendi sesimizi duyamadığımız için başka problemlerde giriyor devreye.

Ben şöyle diyorum, bedeninin sesini duyamayan yaradanın sesini nasıl duyacak? Bu yaradan, yaradılış herkese göre değişiyor. Bazısı, kuantum, bazısı evren diyor, bazısı tanrı isimlerin bir önemi yok, hepimizin bahsettiği aynı şey ortak bilinç, ortak kollektif düşünce ve bunun enerjisi. İşte basit bir kilo olayı dönüp dolaşıyor kocaman bir bütüne bağlanıyor. Tıpkı lastiği patlayan araba gibi. Koca araba ama minicik bir çivi sebep oluyor durmasına…

yaseminsoysaleverest1  (5)

Kitabınızda ‘tartıyı unutun’ diyorsunuz. Oysa bu süreci yaşayan herkesin günde kaç kere o tartı tepesinde iniş çıkışlar yaşadığını biliyoruz. Kişilerin bu alışkanlıklarını değiştirmeleri zor değil mi?

Alışkanlıklar her zaman her konuda oldu. Eğer bir şeyler ters gidiyorsa ve sizi zorluyorsa değiştirmek gerekiyor. Tartıyı alıp atacaksınız. Daha basit bir çözümü yok. Zaten heryerde tartı var elbet bir gün bir yerlerde denk gelirsiniz. Keşke tüm alışkanlıklarımızdan kurtulmak tartıyı evden atmak kadar kolay olsa. Ama biliyor musunuz bunu bile yapamayan çok insan var.

-Yaşam koçluğu aslında bizim çok yeni tanıştığımız bir kavram ama birden bire bu konuda uzman olduğunu söyleyen kişileri her gün televizyonlarda görüyoruz. Sizce ‘yaşam koçluğu’ her konuda uygulanabilir bir sistem mi yoksa kişi ya da konuya özel mi olmalı?

Esasında daha oturmuş bir kavram değil. Ben bile kullanırken her seferinde acaba daha net bir ifade bulabilir miyim diye düşünüyorum. Yaşam koçluğu çok çiğ duruyor. Sanki sürekli birilerine akıl veriyormuş hissiyatı var. Tabi bunu yapanlar yok değil. Yani yaşam koçluğu adı altında birilerine akıl vermek. Bu çok yanlış yan komşudan hiç bir farkınız kalmaz. Bu konuda ne kadar özele inebilirseniz o kadar başarılı olursunuz.

Ha şunu da söylemeden geçemeyeceğim herkesin her dediğine hemen inanmamak gerekiyor. Çünkü iki eğitim alıp bu işi yapanda var ama hiç eğitim almadan muhteşem şeyler çıkartan da var. Yani ne eğitim bu iş için yeterli ne de deneyim. Peki, kime inanmalı sorusu akıllara gelebilir, basit. Karşı tarafa bakın, hayatını neye adamış bakın. Bu çok zor değil, hemen kendini ele verir. Karşı taraf eğer hayatını paraya adamışsa yavaş yavaş kapının yolunu tutun ve içinizdeki yaşam koçuna yönelin. Zaten o sizi doğru kişiye götürecektir.

yaseminsoysaleverest1  (16)

 

Sizi yakın zaman önce ‘Ben Buradan Atlarım’ adlı yarışmada jüri olarak izledik. Aslında başta konuştuğumuz gibi Türkiye’ye yabancı sporlardan biriydi. Aslında çalışan her insanın her şeyi yapabileceğine dair bir örnekti bence. Profesyonel göz ile bunu değerlendirmek nasıldı?

Çok zor bir değerlendirme. Çünkü orada yapılan iş o kadar zordu ki anlatamam. İnanın hiç kolay değil. Tekneden atlaya benzemiyor. İnsanın içinde ki ölüm ve intihar korkularını tetikliyor. Aynı zamanda boşluktan düşme ve beden kontrolü gerektiriyor. Bence çok ciddi bir zihin ve beden kontrolü gerektiriyor. Fakat dışarıdan bakan biri için ya bunların işi gücü yok mu çıkıp kuleden atlıyorlar gibi görünüyor. Tabi mayolu insanları televizyon karşısında görmeye çok alışık değiliz her şey çok çiğ durabiliyor.

-Eğitimlere katılma fırsatı olmayan ve sadece kitaplarınızla yetinmek istemeyen takipçileriniz için bir televizyon programı projeniz var mı?

Aklımdan bunlar geçiyor. Telefonla bana ulaşıp sorular sorabilecekleri bir program ama şuan bunun için bir girişimde bulunmadım. Bilinç seviyesi yüksek programlar çok fazla rayting yapmıyor bu yüzden bu konuyla ilgili iyi bir projeyle gitmek gerekiyor.

Tabi şunu da belirtmek lazım Sorusu olanlar mail attığı zaman vaktim oldukça zevkle cevaplıyorum.

Son olarak kilo verme sürecinde olan okuyucular için tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

Biraz araştırma yaparlarsa bu işi kökten halledebilirler. Ne zaman fazla yemek yemek isteseler kendilerine şu soruyu sorsunlar, şuan tok olduğum halde neden yemek yemek istiyorum. Yemek yemeği tetikleyecek ne oldu (son 5-10 dk içerisinde) hangi boşluğu dolduruyorum ya da hangi duygudan kaçmaya çalışıyorum. Gerçekten aç mıyım? Bedenimin ne kadar yemeye ihtiyacı var? Bu soruları hayat boyu sormayacaksınız sadece kısa bir süre farkındalık elde etmek için. Ondan sonra birçok şey otomatikman düzene girecek. Fakat bir süre zihninizi yormanız gerekiyor, eğer farkındalığınızı bu yönde geliştirirseniz işte o zaman birçok şey bebeklik döneminize dönecek. Yani bedeninizle tekrar iletişim kuracak ve dengede olacaksınız. Hiçbir şey imkansız olmadığı gibi zor da değil. Sadece kendinize acımayı bir kenara koyun. Başka bir şeye ihtiyacınız yok.