Blogcu Anne ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Gündem çok sıcak, yoğun, yorgun bu yüzden farklı konularda yazmak, düşünmek sanki lüks gibi geliyor insana biliyorum. Bir süredir bloga yazdığım her yazıyı siyaset ele geçirmiş durumda. Çeşitliliği savunurken tek bir pencereden yazıyor olmak beni rahatsız ediyor. Aslında geçen hafta yaptığımız sohbeti belirli hassasiyetlerden dolayı yayınlamadım. Hatta sorular içinde 8 mart Dünya Emekçi Kadınlar gününe dair bile sorular var. Biraz kafamızı dağıtalım biraz başka pencerelerden bakalım diyerek şimdi yayımlıyorum. Sosyal medyada takılan her anne ve babanın adını en az bir kere duyduğu BlogcuAnne Elif Doğan ile yaptığımız bir dilim sohbet başlıyor. Keyifli okumalar.

TUYAP

  • Sosyal medyayı kullanan birçok kişi sizi tanıyor ama öncelikle sizin ağzınızdan kimdir Elif Doğan? İki oğlu, bir blogu, şimdi bir de kitabı olan bir kadınım. Anne olmadan önce “Anne olduktan sonra bir süre çalışmaya ara verecek ve çocuklarıma kendim bakacağım” dedim, kendimi sadece çocuk bakmakla tanımladığımı fark ettiğim noktada da sırf kendim için bir şey yapıyor olmak üzere blog yazmaya başladım. O günden beri de yazıyorum, yaklaşık beş sene oldu.

 

  • Uzun bir süredir blog yazıyorsunuz ve özellikle anne bloglarının ilk isimlerinden birisiniz. İlk blog açtığınız zaman bu fikir nasıl doğdu? – Birden bire doğdu hem de… İlk oğlum yaklaşık iki buçuk yaşındayken kendi hayatımla ilgili bir karara varmaya çalışırken ancak kurumsal hayatla anneliği birlikte istediğim randımanda götüremeyeceğimi düşünür ve “ne yapsam ki?” derken bir arkadaşımın “Madem söyleyecek bir sürü şeyin var, neden blog yazmıyorsun?” demesiyle doğdu. O akşam oturup yazmaya başladım. Ondan beri de durmadım.

 

  • Günümüzde birçok şey artık sosyal medya üzerinden hayat buluyor, tartışılıyor özellikle anneler için bir imdat çekici haline geldi. Peki sizce bunun hem iyi hem kötü yönleri neler? – İyi yönleri, yalnız olmadığınızı görüyorsunuz. Ülkenin, hatta dünyanın başka bir yerinde hiç tanımadığınız bir kadının da sizinle aynı şeyleri yaşıyor, hissediyor olduğunu anlıyorsunuz. Anneliğin bence en çok tüketen yönlendiren biri bu yalnızlık hissi. Fiziksel anlamda demiyorum sadece; çektiğiniz zorluklar, içinizde büyüttüğünüz endişeler, git-geller mutlaka bir başkası tarafından yaşanıyor oluyor. Bunu duymak insana çok iyi geliyor. Kötü yönlerine gelince, yazılan çizilen şeyler kesin çözüm, tek çareymiş gibi algılanabiliyor. Oysa herkesin anneliği farklı, her annenin farklı çocuklara anneliliği bile farklı. Başkasının yazdığını tavsiye değil, tecrübe paylaşımı olarak alıp, kendi bilgi ve deneyimlerinle harmanlayarak uygulamalı. Sosyal medyanın bir diğer dezavantajı da bence annelerin doktorluğa soyunması. Kimsenin kimseye ilaç ya da uygulama tavsiye etmesini doğru bulmuyorum şahsen.ElifDogan

 

  • Bir süre önce özellikle yeni annelere ‘ben yalnız değilmişim’ dedirten ve annelik rolünde boğulurken oksijen maskesi olduğunu düşündüğüm kitabınızı çıkardınız. Bu kitabın doğum aşaması nasıl oldu? – Çıkışında çok orijinal bir hikâye yok aslında… Birçok yazı yazan kişi gibi ben de “Şu fani dünyada bir basılı kitabım olsa…” derdim. Onu düşünerek çıktım yola. Yolda birkaç değişiklik yapmam gerekti; anladım ki sırf kitap yazmak için kitap yazılmıyor. “Blogcu Anne’den özlü sözler” teması etrafında derleyince kitabı hızla ilerledi ve bitti.

 

  • Annelik Her Zaman Tozpembe Değil adı zaten birçok şeyi vaat ediyor aslında ama bunun dışında birçok anne egosu eleştirisine de maruz kalıyor musunuz? Evet, tabii. Sonuçta bir fikri, düşünceyi benimseyen olduğu gibi benimsemeyen de var. “Çok abartıyorsun, haline şükretmiyorsun” diyenler oluyor, ancak sayıları geçmişe göre daha az. Sanırım anneliğin tozpembe olmadığı birçok anneyi birleştiren bir alt metin.

dr-banner1

  • Malum yine bir mart ayı ve yılda bir kerede olsa kadınların çok konuşulduğu 8 mart geldi. Sizce bu ülkede kadın olmak ve bunun yanında anne olmak nasıl? Kadın olmak zor, anne olmak daha zor, her ikisini bu ülkede yapmak hepsinden zor. Mücadele daha genç kızlıktan başlıyor, giydiğimize, konuştuğumuza dikkat etmek zorunda kalıyoruz “el âlem ne der” diye… Aslında erkeklerin de yapabileceği birçok şey sırf kadınlara atfediliyor, kadınlık sırf anne olmaya indirgeniyor, bunlarla mücadele çok zor.

 

  • Kadınlar gününün sadece ‘şiddet’ başlığı altında anılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve sizce özgür ve eşit haklara sahip kadın olmanın formülü ne? Türkiye gibi kadın cinayetlerinin son 10 küsur yılda yüzde 1400 arttığı bir ülkede kadın olmayı başka eksenlerde konuşmak bence çok kolay değil. Özgür ve eşit haklara sahip kadın olmanın tek bir formülü bence yok, ama iş talep etmekten geçiyor.

 

  • Yakın zamanda yeni bir kitap projesi var mı? Ve blog ve kitap yazmak arasında nasıl bir ilişki var? Kitap projesi ilki çıktığından beri var ama gerçeğe ne zaman dönüşecek, bilemiyorum. Ülke gündemi şu an birçok şeye ket vurduğu gibi benim de elimi durduruyor. Blog ve kitap arasındaki ilişki… İkisi de çok güzel, çok farklı… Blog yazmak daha anlık, geri dönüşleri de öyle… Kitap ise çok çabuk eskiyebiliyor, geri dönüp düzeltemiyorsunuz. Ancak ikisi arasındaki ilişkiye dair benim keşfettiğim şey, kitap, blogun kopyası/derlemesi olmamalı. Benim çıkış noktam buydu ancak zaten yazmış olduğum şeyleri kitapta bir daha yazmak bana çok sıkıcı geldi, olmadı.

 

  • Sizce sosyal medya nereye gidiyor? Sizce gelişen bir olgu mu yoksa sadece bir moda olacak, bitecek bir dönem mi? Biter mi bilmiyorum ama evrileceği kesin. Bundan 4-5 sene önce birisi “sabah gözünü açar açmaz hiç tanımadığın insanların olduğu bir platforma girip, tüm haberleri onlardan alacaksın” deseler inanır mıydık?

 

  • Evdeki blogcu anne neler yapıyor? Sizde hayat ne kadar tozpembe? Evdeki Blogcu Anne evden çalışmaya çalışıyor. Tutkuyla başladığım blogu devam ettirirken bu alanda edindiğim tecrübeleri yola koyabildiğim bir işim var, bazı markalara çeviri ve danışmanlık hizmeti veriyorum. Gündüz bir yandan blog bir yandan bu işlerle uğraşıyor, aynı anda da akşama ne yemek yapacağımı düşünüyorum. Saat 3’e kadar kendi halimde, işimde gücümdeyim; sonrasında çocukları okuldan almaya çıkıyor, kısa bir mahalle turu, alışveriş yapıp geliyorum. Ardından yemek, çocukların uyku faslı, sonrasında ne yaptığım gündeme göre belirleniyor. Eskiden dizi izlerdik, şimdi tape dinliyoruz.

 

  • Gezi sürecinde sosyal medya hesabınızı çok aktif olarak kullandınız. Bunun yanında markanıza zarar verebilecek bir durumdu aslında. Farklı görüşlerden eleştiriler aldınız mı? Gezi sürecinde aktiftim, bunu yaparken “Markama ne olur?” diye hiç düşünmedim. Belki doğru belki yanlıştı bu, belki bir iletişim danışmanına sorsanız yorumu farklı olurdu. Bana kalırsa markam zaten benim çünkü blog çok kişisel bir şey, olduğunuzdan farklı görünemezsiniz, isteseniz de. Ben her gün Gezi Parkı’nda gaz yerken akşam eve gelip “okul seçimi” yazamazdım, yazamadım da. Farklı görüşlerden eleştiriler elbette aldım. Eleştiriden fazlasını da aldım hatta. Tehditler, hedef göstermeler…

 

  • Siyasi gündeme bir yerden girmişken son olarak sizce ülkede bir şeyler tozpembe olacak mı? Yakın zamanda hayır. Tozpembe zaten çok iddialı bir söylem, ülke için olmasın da zaten… Rengârenk olabilmesi, her rengin birlikte yer alabilmesi bence yeterince iyi olur.

 

Yılmaz Özdil ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Geçtiğimiz gün Bumerang Deneyim Günleri kapsamında Türkiye siyaseti üzerinde yazı yazmış ve jüri elemesinden geçmiş 10 blogger Hürriyet Dünyasında Yılmaz Özdil ile buluştuk. Sosyal medyanın sansürsüz soruları sansüre karşı bir adam ile buluşunca ortaya harika bir sohbet çıktı. Korkup korkmadığından , eşinin yazıları hakkında ne düşündüğüne kadar sorduğumuz her soruya içtenlikle yanıt verdi. İki satlik sohbetin bütününü bloga taşımak elbet mümkün olmuyor ama en çok merak edilenler yazının içinde. Bir İzmir’li olarak bir İzmir’li ile gündemi masaya yatırmak benim için ayrı bir keyif oldu. Katılıp soruları ile renk veren tüm blogger arkadaşlarıma ayrıca teşekkür ediyorum. Aşağıda yer verdiğim sorular içinde diğer blogger arkadaşlarımın soruları da var. Bu yüzden kendi sorduğum soruların başına DB koydum.

fotoğraf 2

Soru : Bu kadar gergin ortamda çok cesur yazılar  yazıyorsunuz. Nasıl bu kadar cesaretlisiniz ?

YÖ: Ben cesur değilim. Bu kadar vahim bir tabloda hiçbir şey yokmuş gibi yazan gazeteciler aslında çok cesur. Doğrusunu isterseniz ben hepimiz adına çok endişeli olduğum için yazıyorum ve korkuyorum.

              

DB : 2011 yılında ‘gazetecime dokunma ve özgürlük yürüyüşleri’ yapıldı. Hatta gazetecime dokunma yürüyüşünde sizde vardınız. O zaman ki yürüyüşler aslında gezinin ayak sesleri gibiydi. İnsanların sabrının bittiğini görüyorduk. Bu yürüyüşler medyada yer aldı almadı derken Gezi’nin patlaması ile bugün herkes geziyi konuşuyor medya ve sosyal medyada. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Gezi bu ülke için bir şeylere etken oldu mu? Muhalefet bu süreci iyi değerlendirdi mi?

YÖ: Gazeteci yürüyüşlerine ben gazeteci olarak katılmadım. Nedim Şener hapisteydi ve Nedim hapiste olmayı hak eden bir adam değildi bu yüzden ben ona destek olmak için katıldım. Yoksa gazeteciler ile ilgili durum beni çok ilgilendirmiyor. Çünkü gazetecilerin ne mal olduğunu bilecek kadar bu meslekte çalıştım. Gezi parkı olayları toplumun siyasetten çok ileride gittiğinin bir göstergesidir.  Özellikle muhalefet partilerinin çok yetersiz olduğunun bir göstergesi. Üniversiteleri, Yök, dekanları, almakla gençliği kontrol edemeyeceklerinin bir göstergesi. Bu ülkenin kuruluşunda var olan devrim ateşinin  seneler sonra hala bu ülkenin gençlerinin damarlarında dolaştığının bir göstergesi. Elinde iktidarı tutan kişilerin demokrasi ile bir alakası olmadığı, kendi vatandaşının gözüne ateş edebilecek kadar vahşileştiği, polisin polis olmaktan çıkıp yeni çeri haline geldiğinin bir göstergesi. Ve gezi parkını  bugün yok sayan iktidarın ve medyanın dünyadan bir haber olduğunun, bu olayların artarak devam edeceğinin bir kanıtı.

fotoğraf 3

Soru :  Hükümet çok bir arada ve bütün gözüküyor. Tam tersi sol görüş hiçbir zaman bir arada olamıyor. Haziran direnişi çok etkindi ama orada bile gruplar olarak bölündük. Sizce bunun sebebi ne ve nasıl çözülebilir ?

YÖ: Bunun sebebi temelde yeni Chp’nin beceriksiz bir parti olmasından kaynaklanmıyor. Yeni Chp,  Akp’nin iktidarda bir 10 yıl daha kalması için hazırlanmış bir projedir bana göre. Bu yüzden siz Chp den bir muhalefet bekliyorsanız boşuna beklersiniz. Ama temelde bu sadece sağ sol meselesi değildir. Mesele Türkiye’nin Atatürkçü çizgiden koparılması meselesidir. Bu demokrat parti ile başlar daha sonra adalet partisi ile devam eder sonra Özal ve şimdi de bunlar. Dolayısı ile aslında bunlar başlayıp biten köksüz partilerdir. Bir dönem tüm Türkiye demokrat parti için ölüyordu, kendini yerlere atıyordu bugün demokrat parti yok ve yarında Akp olmayacak. Bütün mesele hangi mezhep ya da etnik kökenden olursak olalım hepimizi bir arada tutan Mustafa Kemal çimentosunun parçalanması meselesidir. Dolayısı ile mesele sol partilerin becerikli olma ya da olmama meselesi değildir. Aslında herkesin Kemalist çizgide buluşmasında fayda var.

fotoğraf 4

Soru : Siyasete girecek misiniz ?

YÖ: Hayır

Soru : Peki, siz geleceği nasıl görüyorsunuz? Gezi ile halkın önemli bir kısmında uyanış oldu fakat ileride bu nasıl nasıl şekillenir?

YÖ : 2002 seçimlerinden önce İsmail Cem bir parti kuruyordu ve Dsp’den Ecevit’ten boşalacak alanı doldurmaya adaydı Amerika’dan bir arkadaş geldi bende varım falan dedi ne olduğunu anlamadık falan parti darmadağın oldu. Ve İsmail Cem ile o hareket tavsiye oldu. Sonra Cem Uzan bir parti kurdu 2,5 ay gibi bir kısa sürede yüzde 7 oy aldı ve bir sonraki seçimde faktördü adam bugün yurt dışında yaşamak zorunda. Erkan Mumcu ile Mehmet Ağar bir parti kuruyorlardı. Yüzde 10  barajını geçiyorlardı. O zamanki meclis 4 partili olacaktı ve hayat başka akacaktı. Ne olduysa oldu darmadağın oldu biri siyaseti bıraktı biri hapse girdi. Deniz Baykal’ın kaseti ile komplo ile yeni Chp dizayn edildi, o zamana kadar Chp kapısından geçmemiş adamlar Chp de başkan yardımcısı oldu. Bunların içinde tarikatçı var, cemaatçi var. Açılım meselelerinden kıl payı önce büyük tesadüf ve talihsizlik Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düştü ve alperenler ile ülkücülerin evet referandumunda evet oyu vermeleri sağlandı. Seçime kıl payı kala Mhp bel altı kasetler ile paralize edildi. Siz bana Alaska’dan Avusturalya’ya kadar, Sibirya’dan Patagonya’ya kadar dünyanın her hangi bir ülkesinde son 10 seneden siyaset hayatında bu kadar çok tesadüflerin yaşandığı bir ülke gösterirseniz ben size Türkiye’nin geleceği hakkında fikrimi söylerim. Şu an da genel kurmay başkanı terörist, genel kurmay başkanı hapiste bu tesadüflerin bir arada yaşandığı bir ülke varsa bende geleceğe dair fikrimi söylerim. Türkiye’de artık demokrasinin var olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye artık din devletidir.

fotoğraf 1

DB : Bugün aslında Türkiye’de tarihe geçecek günlerden biri. Mecliste  dört tane türbanlı milletvekili girdi. Ben türbanlı milletvekillerinin alkışla protesto edilerek dışarı çıkarıldığı bir döneme şahit olmuş biri olarak bugün geldiğimizi süreci benim aklım almıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

YÖ: Mesele saçı örtülü kadınlar değildir beyni örtülü erkeklerdir. Türkiye’yi anayasaya aykırı bir parti yönetiyor. Bugün Türk hükümeti bizzat anayasa mahkemesi tarafından anayasa karşıtı ilan edilmiştir. Yargılanmıştır ve laiklik karşıtı eylemlerin odağı seçilmiştir. Dolayısı ile hala türbanı konuşmak geri zekalılıktır. Bugün Türkiye bir din devletidir. Artık Türkiye laik değildir.

Soru :  Enver Aysever’in programında ‘Türkiye’nin önü açık Akp alaşağı’ dediniz. Bize kendi vizyonunuzdan Akp alaşağı olduktan sonra Türkiye’nin panaromasını çizer misiniz ?

YÖ: Türkiye’de dünyada olmayan tesadüfler silsilesi oluyor. Üç saniye sonra ne olacağını ancak gelişmiş ülkelerde, demokrasinin var olduğu ülkelerde konuşabiliriz. Türkiye’de artık demokrasi söz konusu değil. Başta silahlı kuvvetler olmak üzere vatandaşlara karşı komplolar söz konusudur. Basın medya baskı altında. Sıradan insanlar dinleniyor. Hukuk hukuk olmaktan çıkmış dolayısı ile yarına dair bir projeksiyon yapabilmemiz mümkün değil. Benim o gün ki ümidim o güne kadar var olan gelişimlerin ışığındaydı. Ama kamuda türbanın serbest bırakılması ve sahte delil ile organize edilen davaların bizzat  Yargıtay tarafından onanması Türkiye’nin geleceğine dair umutları yok etmiştir. Bugün artık Türkiye’de adaletli bir şekilde boşanma davası bile görülemez çünkü insanların özel hayatında dilediği gibi giyinme özgürlüğü vardır. İster türban takar ister branda örter. Bu hiç kimseyi ilgilendirmez ama devlet dini kıyafete bürünüyorsa eğer bu aslında başını örtme özgürlüğü değil başı açık gezme yasağıdır. Bunun bu olduğunu ülke yaşayarak görecektir. Yavaş yavaş başta sağlık camiasında, eğitim camiasında bu mahalle baskısını yavaş yavaş hissedecektir. Aynı şekilde hukuk alanında da hakim türbanı ise ya da savcının karısı türbanlı ise bizde gidip davamızla ilgili bir türbanlı avukat bulmak zorunda kalacağız. Çünkü artık hukuk değil mezhepsel kardeşlikler söz konusu olacak. Türkiye’nin geleceğine dair meseleler içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Buradan en avantajlı çıkacak olan bölücü partidir. Yani Pkk ve Bdp birlikteliği önümüzdeki yerel seçim başta olmak üzere çok büyük kazanımlarla çıkacaktır.

DB : Halk tv’de Uğur Dündar ile yaptığınız programda sosyal medyada büyük bir tepki aldınız. Birden bire başbakanı koruyan, yandaş Yılmaz Özdil dediler. Ne kadar sizi sürekli okuyan insanlar ayrıştırsa bile sizi gerçekten seven kişiler bir an sarsıldı. Bu adam ne diyor dediler. Orada gerçekten ne anlatmak istediniz ve halk tv demişken buna bağlı olarak halk tv’nin haber dilini nasıl buluyorsunuz?

YÖ: Halk tv Türkiye’de herkesin penguene döndüğü ortamda teşekkür edilecek bir iş yapıyorlar. Bu durumda haber dilini falan tartışamayız. Millet finoya dönmüş bu utanmazlık ortamında Halk tv, Ulusal kanal gibi kanallara teşekkür borçluyuz. Benim o röportajda ne anlatmaya çalıştığımı zaten orada anlattım. Yani dinlemedilerse benim yapacak bir şeyim yok. Benim orada söylemek istediğim şu;  Tayyip Erdoğan’ın kötü bir adam olması Esad’ı iyi bir adam yapmaz. Deniyor ki biz buradan dinci teröristler yolluyoruz adamda Türkiye hakkında böyle konuşuyor. Peki, Esad Pkk ev sahipliği yaparken biz oraya dinci teröristler mi gönderiyorduk? Hatayı Suriye topraklarında gösterirken biz oraya dinci terörist mi gönderiyorduk. Hayır. Esad ile röportaj mutlaka yapılır ve yapılmalıdır. Mesela Cumhuriyet gazetesi röportajı  yaptı manşet yaptı benim itirazım olmadı olamazda ama Esad ile röportajı muhalefet partisi televizyonundan yapıyorsanız bu gazeteciliğe girmez. Başka bir faaliyete girer. Erdoğan’a ne söyleyeceksiniz suratına söyleyin ben köşemde yazıyorum. Suratına söyleyemediklerinizi parti televizyonundan Esad’a söyletmeyin. Yoksa o röportajı Ntv yapsa benim bunda bir itirazım olmaz. CnnTürk yapsa bir itirazım olmaz. Bunlar gerçi korkudan yapamıyorlar ama mesela Cumhuriyet gazetesi yaptı, ulusal kanal yaptı ama halk tv Chp ile bağı olan parti televizyonu gibi bir kanaldır. Dolayısı ile muhalefet partisinin televizyonundan o ülkenin başbakanına yönelik faaliyette bulunulamaz. Benim söylemek istediği bu Akp gidecek tr kalacak. Ne söylemek istiyorsanız çıkın Erdoğan’ın suratına söyleyin dolayısı ile ben öyle yapıyorum. Ve o gün ki programda da biz bunu anlattık ama benim alehimde propaganda başlatan linç kampanyası başlatan bizzat Chp milletvekilinin kendisidir. O Chp şunun kararını vermesini lazım. Hayat milletvekili Chp milletvekili midir Esad milletvekili mi?

Soru : Doğru bildiklerini en açık şekilde yazan yazarlardan birisiniz. Apolitik gençliğin bile okuduğu bir yazarsınız. Acaba hiç tehdit alıyor musun ya da buna göre yaşam tarzınızda değişiklik yaptınız mı?

YÖ: Burada neyi gerçekten merak ettiğinizi merak ediyorum. Mesela bana öldürülmekten korkup korkmadığımı soruyorsanız evet korkuyorum ama bunun size ne faydası olacak. Bunu öğrendiğiniz zaman ne oluyor? Mesela ben silah taşıyor muyum, koruma ile geziyor muyum bunun ne faydası olacak. Bakın arkadaşlar gazeteciler süperman, batman değildir. Sırada insanlarız. Bir sürü sıradan gazetede yazıp kendine kahraman süsü veren gazeteciler toplumu bu hale getirdi. Biler sıradan insanlarız elbet öldürülmekten korkarız ama bunu bilmenizin faydası olmaz. Benim gazeteci olarak tehdit altında olman başta bu ülkenin hükümetinin iç işleri bakanının, emniyet genel müdürünün, valisinin utancıdır. Bu bize bir şey kazandırmaz. Biz sıradan insanlarız. Okunmayan üç beş geri zekalının kendine kahraman süsü vermesine aldanmayın. Gazetecilerin tehdit edilmesi utançtır. Ben kendi payıma söylüyorum. Elbette korkarım ama bunun medyanın takip ettiği bir ortamda canlı yayında söylenmesinin kime ne faydası var.

fotoğraf 5

Soru : İnsanlar bir kutuya bakıp haber alıyorlar ve bunu sadece yanlı öğreniyorlar. Sorgulama yapmıyorlar. Ne düşünüyorsunuz ?

YÖ: Televizyondan bahsediyorsunuz. O eleştirdiğin insanlar da sen de o kutuya bakıyorsun ama sen onu görmüyorsun. Einstein demiş ki ben her şeyi anladım da insanlar nasıl anlar onu anlamadım. Bu tür şeyleri kafanızda büyütmeyin. Akp medyaya rağmen iktidara gelmiş bir partidir. 2002 seçimlerinden önce bütün medya şu an yalakalıkta yarışan medya Akp alehinde yayın yapıyordu ve topluma devamlı akp’nin kötü bir parti olduğunu anlatıyordu. Ama Akp seçimi kazandı geldi demek millet bu medyayı önemsememiş. Bugün tüm medya penguen bile olsa toplumun tamamını etkilemen mümkün değil. Yalaka medya mutlaka kaybedecek. Türkiye bir şekil alacak ama illa Akp gidecek bu yalakaların bir bölümü yurt dışına kaçmak zorunda kalacak bir bölümü mesleği bırakmak zorunda kalacak çünkü aynı ahlaksızlıkları daha önceki dönemlerde de yaptılar mesela 12 eylül darbesinde 1 numaralı şak şakcı bugün Akp’yi şak şaklayanlardı ama o gün internet teknolojisi yoktu o söyledikleri unutuldu. Buna güvenerek ve Türkiye’nin ortanca yaşının 27 olmasına, toplumun çok genç olmasına, o günleri hatırlamamasına güvenerek bugün yalan söylüyorlar. Bugün internet çağında yaşıyoruz ve bu söyledikleri yalanlar Akp’den sonraki süreçte bunların suratına vurulacak. Bu medyanın tek yanlı bana göre ahlaksız yalanları Akp’nin iktidarda kalmasını sağlayamaz. Akp’nin çok oy almasının ve iktidarda bu kadar uzun süre kalmasının onlarca neden var medya bunlardan biri bile değildir. Benim size gazeteci olarak önerim şudur yalaka ise izlemeyin, yalaka ise gazeteyi almayın hem gazeteyi alıyorsun hem şikayet ediyorsun. Ya mazoşistsin. Biz gazeteleri, gazetecileri ve televizyonları ancak toplum terbiye edebilir.

                         

Soru : Akp bu ülkede çok etken olabilecek bir iş yaptı. Eğitime el attı. Binaları üniversite yaptılar. Özel dediler. Kendi rektörlerini atadılar. Üniversiteler özgür düşünce yeridir. Şimdi Odtü üstüne oynuyorlar. Tek demokrat ve kendi kuralları olan bir üniversitedir. Şu an da hedef haline geldi. Bu konuda fikriniz nedir?

YÖ: Bu işler Odtü’yü güçlendirir arkadaşlar. Yani üniversiteleri ele geçirmeleri gençliği ele geçirmek anlamına gelmiyor. Bunu Gezi de gördük. Eğitim önemlidir. Bu iş eğitimle olsaydı Necmettin Erbakan profesör olmazdı. Her şerde bir hayır var. Mesela bugün Akp sayesinde tüsiad başkanı ile disk başkanı aynı düşünüyor. Bu dünyada sadece Türkiye’de vardır. Ya da Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe taraftarları omuz omuza eyleme katılıyor bunu CIA bile başaramadı şimdiye kadar. Toplumu bölme çabaları Akp’nin mahvına sebep olacaktır.

                           

DB :  Ben izninizle konuyu biraz Türkiye’den İzmir’e getireceğim. Yerel seçimler önümüzde ve Türkiye’de de Akp’nin İzmir’i alıp alamayacağına yönelik bir beklenti var. Bunun  yanında İzmir’de de Aziz Kocaoğlu’na karşı eleştiriler var. Sizce Chp, Aziz Kocaoğlu ısrarından vazgeçmezse bu Chp’ye negatif olarak döner mi yoksa çoktan vazgeçti mi siz ne düşünüyorsunuz?

Adaylar hakkında yorum yapmak benim haddime değil ama İzmir için sadece konuşabilirim. Aziz Kocaoğlu ile Chp İzmir’de rekor kırar. Hani durmak yok yola devam var ya Akp İzmir’de anca gider. Şimdi burada Aziz Kocaoğlu ve İzmir’de belediyecilikle ilgili şaiyaların tamamı yalaka medya tarafından yayılıyor. İzmir medyasının çoğunluğunu bildiğin satın aldılar. Mesela bugün İzmir’de bunu Akp yapıyor diye söylemiyorum bir alakası yoktur belediye otobüslerine mesai ile sabah dokuzdan akşam beşe kadar binip belediye aleyhinde konuşan insanlar var. Para ile mesai. Alsancak’ta, Gündoğdu’da, İzmirli’lerin yoğun olarak gittiği kafelerde mesai ile dokuz beş oturan türbanlı arkadaşlar var. Adam başı 100 dolar aldıklarını biliyoruz. Günlük. İzmir belediyesinin başarısız olduğu söyleniyor bugün İzmir belediyesinin borcu yok. Akp, İzmir’in üzerine sürekli müfettişlerle saldırdığı için İzmir belediyesi Türkiye’nin en iyi yönetilen belediyesi oldu. Çünkü açık vermemesi gerekiyor. İzmir belediyesi dünyanın en gelişim gösteren belediye ve şehirlerinden biri seçildi biliyor musunuz? Bilemezsiniz çünkü bunu medya yazmaz. Bu sadece büyük şehir meselesi değildir aynı şekilde Karşıyaka, Konak, Bornova, Buca, Alaçatı gibi ilçelerde de inanılmaz başarılar söz konusu. Mesela bugün Seferihisar belediyesi küçük bir belediye olmakla beraber dünyadan ödül üzerine ödül alan bir belediyedir. Burada mesela şu arkadaşlar. Herkes biraz İzmirlidir. İzmir’de doğup İzmir’de büyümen gerekmiyor. İzmir’de 81 vilayetin 81’inden de vatandaş yaşıyor ve İzmir işgal edildiği gün bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgalin sona erdiği gün o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran dünyada ki tek şehirdir. İzmir bir Cumhuriyet müzesidir. İzmir’de 3. Ahmet çeşmesi, Tayyip Erdoğan bulvarı bulamazsın. İzmir’in bütün statları, caddeleri okulları, bulvarları cumhuriyet ile özdeşleşmiş insanlardan oluşmuştur. Hatay ile henüz Türkiye cumhuriyetine dâhil değilken İzmir’de Hatay diye semt vardı. Dolayısı ile İzmir’i İzmir yapan Mustafa Kemal devrimlerinin kendisidir. Dolayısı ile hayata Mustafa Kemal penceresinden bakan Artvinli de İzmir’in zihniyet hemşerisidir Vanlı da hemşerisidir. Bu toplumsal ve sosyolojik özgürlük ortamının getirdiği bir takım siyasi sonuçlar vardır. Çok parti döneme geçtiğimiz günden itibaren tüm seçim sonuçlarına açın bakın. İzmir hangi zihniyette direniyorsa bir sonraki seçim ya da daha sonraki seçim Türkiye o yönde karar vermiştir.  Çünkü özgürlük ve demokrasiden en fazla faydalanabileceğiniz ildir İzmir’in kendisi. Bu İzmir’e ait bir şey değildir. İzmir’de yaşayan yurttaşların sahip olduğu ve kaybetmek istemediği bir şeydir. Akp bundan korkuyor. İzmir’i alamazsa Türkiye’nin İzmir’leşeceğini biliyor. Zaten bu yüzden İzmir’i kazanamadılar son seçimde Manisa’yı kaybettiler. Muğla gitti, Balıkesir gitti. Bütün Ege’ye İzmir zihniyeti dağılıyor. Bunu boğamazsan bütün Türkiye’ye yayılır. Bu yüzden Akp İzmir’e saldırıyor. İzmir’i para ile, yalaka medya ile satın alamazsınız. Bu seçimde de bana göre Türkiye’nin en namuslu adamlarından biri olan Aziz Kocaoğlu ile Akp İzmir’i anca rüyasında görür.

DB :  Ben son olarak son kitabınız ‘Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda’ ile ilgili bir şey sormak istiyorum. Ben kitabı okurken sürekli ‘bu da olmuştu, evet bunu unutmuşum’ gibi şeyler söylediğimi fark ettim. Aslında çok kısa sürede olmuş çok köklü değişikliklerden bahsediyoruz ama unutuyoruz. Sizce bizim toplumumuzun en büyük sorunu çabuk unutmak mı?

Evet ama Türkiye balık hafızalıdır diye düşünmüyorum. Hepimiz işimizde gücümüzde insanlarız ve her şeyi gazeteci gibi takip etme olanağımız yok. Unutmamız, bazı şeyleri okumamış olmamız gayet doğal. Kitabı yaparken benim amacım insanlar unutuyor yazayım değil. Benim bu kitabı yazmamdaki unutulmamasından kastım ve isteğim gelecek nesiller. Bu dönem ne yaşandığını zaten hepimiz biliyoruz. Sizin çocuklarınız dönüp bizim demokrat parti dönemini öğrenememe gibi bir durumla karşılaşmasınlar diye yazıldı. Bu sadece bununla kalmayacaktır. Bu ve benzeri kitapların artacağına inanıyorum. Yoksa bugün yaşadıklarımızı biz zaten unutmayacağız.

1390776_10152027693357238_1927088060_n

Yılmaz Özdil’in bana son notu ise şu oldu : Bırak kızım biz İzmirliyiz gidecek yerimiz var onlar düşünsün.

@ cerilevis Ömür Özdemir ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Bugün sosyal medyanın geldiği noktaya baktığımızda kendi içinde bir yetenek havuzu gibi. Gerçekten bir yeteneği olan ve bunu doğru anlatan herkes için fark yaratan bir mecra haline geldi. Bunun en iyi örneklerinden biri ise @cerilevis adı ile tanıdığımı Ömür Özdemir.  Sadece bir twitter karakteri olmaktan ibaret olmayıp farklı alanlarda karşımıza çıktı ve hepsini hakkı ile yerine getiriyor. Sizler için merak edilenleri sordum ve o da içtenlikle yanıtladı. Bugünlerde yeni projesi Ömür Törpüsü ile izlediğimiz Ömür bundan sonraki projelerini bize anlattı. Keyifli okumalar.

omur-ozdemir-resimleri

Sosyal medyanın hayatımıza tam orta yerinden soktuğu adamların başında geliyorsun. Bundan birkaç yıl önce bugün ki hayatının ne kadarını tahmin ederdin?
+Bundan birkaç yıl önce çok alakasız bir sektörde çok alakasız bir iş yapıyordum. Hayal ettiğim bir çok şey vardı. Gelgelelim Twitter’da başlayan popularitemle beraber bir şeylerin değişeceğini hissetmiştim. Bugünkü hayatımı demeyelim de bugün yaptığım işlerin birçoğunu yapacağımı tahmin etmiştim açıkçası.

– Şu an yaptığın işlerden önce var olan bir profesyonel çalışma hayatın var. Ne zaman o hayatta vazgeçip ‘benim istediğim bu değil’ dedin?

+Açıkçası o işte çalıştığım her saniye bunu demiştim. Esas filmi izlemiyor gibiydim. Kredi kartı ekstrelerimi ödemek için yaptığım, zerre keyif almadığım bir işti keza. Önce Levent Kazak, ardından da Okan Bayülgen’den gelen tekliflerle arkama bakmadan kaçtım zaten oradan.

-Twitter senin için bir şans gibi gözükse bile aslında yaptığın işlere bakarsak sadece var olan bir yeteneğin keşfedilmesini kolaylaştırmış diyebiliriz. Peki bu yaptığın işler içinde hangisi gerçekten en çok istediğin?

+Oyunculuğu çok sevdim. Şu an yaptığım Ömür Törpüsü isimli talk show’u da çok sevdim. Sanırım bu ikisine devam etmek istiyorum. Gazetede yazmanın da ayrı bir hoşluğu var ama yazmak beni çok yoran ve streslere gark eden bir şey.

c9a_a5e78

– Sosyal medya artık kendi medyasını yaratmış durumda ve sende kısa bir zaman önce internet üzerinden yayınlanan bir talk show’a başladın. Nasıl çıktı ‘ömür törpüsü’ projesi?

+Yakın arkadaşlarım bilirler; ben yaklaşık iki yıldır böyle bir formatı hayata geçirmek istiyordum. Derken Doğan Medyanın eğlence platformu olan NetD.com yöneticileriyle tanıştık ve bunu çok sevdiler, yapmak istediler. Birkaç aylık bir beklemenin ardından Hakan Bonomo’yla tanıştırdılar beni. Hakan Bonomo’dan bunun Between Two Ferns adında Amerika’da Zach’in yaptığı bir formatla benzer tarafları olduğunu öğrendim, vazgeçmedik, Hakan’da bu işi yazmak istiyordu. Sonra başladık.

5246d5106c05090bd83a274e

– İzlediğimde bana düşündürttüğü aslında televizyonda yayınlanan showlardan beklediğimizi bize hap şeklinde verdiği yönündeydi. Hani konuk olanların başına alakasız şeyler gelsin diye bekleriz ya. Bu proje televizyona taşınacak mı ?

+Evet aynen öyle hap gibi, maksimum 6 dakika sürüyor. Ünlü tayfasına söyleyemediklerimizi söyleyebildiğimiz, onların sinirli huysuz agresif hallerini görebildiğimiz tuhaf bir program. Ömür Törpüsü’nün henüz ilk bölümlerinde olmamıza rağmen televizyona taşınması için yoklamalar yapılmaya başladı bana. Bakalım, zaman gösterecek neler olacağını. Bu arada ultra sürpriz isimler gelecek Ömür Törpüsü’ne yakın zamanda. Sanırım daha çok ses getirecek bir program olacağız.

– Gazetede yazılarını okuyoruz ve genelde erkeklere verdiğin tavsiyeler ile ses getiriyorsun. Düzenli olarak bir şeyler yazmak seni zorlamıyor mu? Yani nedir yazıların için olmazsa olmazların?

+Açıkcası çok zorluyor. Fakat orada da kemik bir okuyucu kitlemin olması beni çok mutlu ediyor ve o motivasyonla devam ediyorum. Ben pazar günleri yazıyorum zaten ve insanların o güzel tatil gününde yazımı okurken tebessüm etmelerini sağlamaya çalışıyorum. En büyük olmazsa olmazım bu.

Oyunculuk kariyerine gerçekten çok güçlü isimler ile başladın. Levent Üzümcü, Mehmet Ali Erbil gibi isimler ile aynı seti paylaşmak nasıldı?

+İnanılmaz güzeldi ve çok heyecanlıydı. Daha birçok usta oyuncu vardı. Üstad Gani Müjde’yle çalışmak başlı başına harikaydı. Yönetmenimiz Süleyman Seçik keza yine öyle. Kendimi keşfetme konusunda benim için harika bir deneyimdi. Çoğu zaman “olm sen kimlerle karşılıklı oynadığının farkında mısın!” diye kendimle konuştuğumu hatırlıyorum.

– Peki, oyunculuk şu an bekliyor mu yoksa yakında yeni bir proje var mı?

+Yakında yeni bir dizi olacak gibi görünüyor. Bu sektörde bir sürü proje konuşuluyor, bir sürü toplantılar yapılıyor ama ilk set gününü görmeden hiçbir şeye oldu gözüyle bakmamak, kesin konuşmamak lazım.

– Yeni başlayanlar için sosyal medya kullanımı önerilerin var mı?

+Yok desem ayıp olur mu? Herkes kafasına göre takılsın desem? Herkesin dünyası ayrı, herkes nasıl istiyorsa öyle kullansın desem?

– Vakit ayırdığın için teşekkürler

+Ben teşekkür ederim, sevgiler saygılar.

Yasemin Soysal ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Yasemin Soysal bir yazar ama sadece yazar diye tanımlamak yeterli olmuyor. İyi bir sporcu ve maceraperest. Yaptığı eğitimler ile özellikle ‘kilo problemi’ olan kişilerle çalışıyor ve oluşturduğu sistem o zorlu diyet listelerini çöpe attıracak cinsten. Onu en son ‘ben buradan atlarım’ yarışmasında jüri üyesi olarak izledik. Kitaplarını, planlarını ve tavsiyelerini sordum. Hepsi sohbetimizde mevcut. Hadi bakalım başlıyoruz.

yasemin soysal galeri (3)

Adınızı ne kadar öncelikle kitaplarınızdan duymuş olsak bile yazar kimliği dışında iyi bir sporcu olduğunuzu biliyorum. Sizinle ilk kez tanışanlar için kısaca kimdir Yasemin Soysal ?

Bu sorunun neresinden tutup cevaplamalı bilmiyorum. Bir tarafta kendi halinde, hatta fazla kendi halinde, evinde makarnasını ketçaplayıp mayonezleyip turşusuyla yemesini seven, tek gidişlik seyahat biletleri ile yollara düşen biri, diğer taraftan farkındalık ve ruhsallık yolunda her şeyini ortaya koymuş sonuçta olanı olduğu gibi kabul etmenin dışında bir kapı bulamamış biri. Zayıflama kitaplarına gelirsek onlarda bu ruhsal yolculuğun bir parçası. Sadece benim için değil okuyucular içinde durum böyle.

-Ülkemizde bilinirliliği çok olmayan sporlarda dereceleriniz var. Ülkemizin spor algısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Futbol. Ülkemizin spor algısı futbol başkada bir şey yok. Ben kule atlama sporu ile uğraşıyordum, milli takımla birlikte çalışıyordum. Fakat kışın atlayabileceğimiz kapalı bir yüzme havuzu yoktu. Doğal olarak bizde sünger havuza atlıyorduk. Yanlış duymadınız, yazları suya, kışları süngerlerin içine atlıyorduk. Komik değil mi? Milli takım bu durumdaysa siz amatörleri düşünün artık.

-Günümüzde obezite gerçekten ciddi bir sorun. Birçok ülke bu konuyu toplumsal bir sorun olarak algılıyor ve düzenlemeler yapıyor. Türkiye’yi bu açıdan nerede görüyorsunuz?

Türkiye bu konuda hiç bir çalışma yapmıyor. Yapıyormuş gibi görünüyor o kadar. Çünkü hala reklamlar, yeme ve içme tüketim üzerine. Sporu ve sağlıklı beslenmeyi özendirici kaç reklam görüyorsunuz? Tarım ülkesiyiz bu dünyanın en büyük zenginliği, kilo bakımından da ayrıcalık. Yabancı ülkelerde sebze ve meyvenin en pahalı gıdalar arasında olduğunu düşünürsek, ülkemizdeki tüketimin ne kadar yanlış olduğunu görürsünüz. Devlet şuan para kazanmanın yolları üzerine yoğunlaşmış, elimizdeki potansiyeli özendirelim, hem topraklarımız kalkınsın hem de insanlarımız daha sağlıklı beslensin diye düşünen yok.

yasemin soysal galeri (10)

Kitaplarınızın isimleri ‘tek şişman beyniniz’ ve ‘tek suçlu beyniniz’. Özellikle bu ilk iki kitap isimleri ile dikkat çekti gerçekten tek suçlu beynimiz mi?

Esasında beynimizin bir suçu yok. O bir makine… Nasıl işlenirse nasıl programlanırsa öyle hareket ediyor. O beyne hükmedenin suçu var. Şimdi diyeceksiniz ki çok teknik bakmıyor musunuz olaya. Haklısınız bu cümlelerle o anlaşılıyor fakat tam tersi. Kalple sevmesini ve yine kalple düşünmesini başarabilmenin tek yolu zihnin kapısını açmakla oluyor. İşte bunun içinde zihnin içinde yaptığımız oyunları fark etmeliyiz. Bu oyunları fark etmenin tek yolu dışarıdan çıkıp başlattığımız oyuna bakabilmek. Bunu yaptığınız zaman, işte o zaman masum beynin bir suçu olmadığını fakat beyin diye itham ettiğimiz şeyin arkasında kendimiz olduğunu fark ediyoruz. İlk farkındalıktan sonra ayrılık başlıyor. Fakat tüm ayrışma esasında tam ve bütün olma yolunda atılan ilk adım.

Umarım anlatabilmişimdir. Çünkü herkes yazdıklarımı farklı bir pencereden ve farklı bilinç seviyelerinden okuyacak. İşte sonuçta yine herkes kendi anlaması gereken şeyi anlayacak. Ama bilin ki anlamadığımızın ötesinde, anlamakta zorlandığımız hatta bazen aklımıza bile getirmediğimiz gerçekler var.

IMG_1441 ys

-Kilo problemi olan kişiler aslında bu sorunla ‘kısır döngü’ içine giriyorlar ve bu döngüyü kırmak çok kolay olmuyor. Sizin sisteminiz ise bu süreci çok farklı bir yerden ele alıyor. Biraz bahseder misiniz?

Kilo probleminin yeme içme ile ilgilisi olduğu düşünülüyor. Fakat kimse çıkıpta şu soruyu sormuyor. İyi de kardeşim bu kadın ya da adam niye durduk yere bedeninin kapasitesi üzerine çıkıp yemek yiyor? Sevdiği için mi? Yok öyle bir şey hatta mümkün değil. Çünkü başlangıçta bedenin kapasitesi dışına çıkmak hiç bir zaman olağan bir şey değildir. Örneğin jimnastikçiler. Bedenlerinin ne kadar esnek olduğunu biliyorsunuz. Bir bacak açıyorlar yere sıfır oturuyorlar. Ben de bu spor branşından geldim. O bacağı öyle açabilmek için ne kadar zorlandığımızı ve canımızın acıdığını tahmin edemezsiniz. O bacak kaslarını germek ve olan mesafesinden daha uzun hale getirmek hiçte eğlenceli değildi. Hatta bazen gözümüzden yaşlar gelirdi. Fakat sonra ne oldu, hoop rahatça bacaklarımızı açmaya başladık. Hatta zevk alır olduk. Olur olmaz bacaklarımızı açıp yere oturmaya başladık. İlgi çekmeye başladık.

Bedenin bir dengesi var. İşte bu denge içerisinde limitlerin dışına çıkmak zordur. Caba ister. Kilo almakta caba ister hatta ve hatta kilo vermekten çok daha fazla caba ister. Kilo vermek için hiçbirşey yapmamanız lazım ama kilo almak öyle mi, gideceksiniz yemek yiyeceksiniz, yemek yoksa yemek hazırlayacaksınız. Sonra bunu düzenli yapacaksınız. Bağarsakları bozacaksınız. Ooo çok iş anlayacağınız. İşte bu noktada bunu bir insan niye kendine yapar sorusu akıllara gelir. Niye bir kişi durduk yere yeme merkezini tetikler. İşte ben kitaplarımda bu sorulara cevap veriyorum.

 

-Eğitimlerinize katılan kişilerin yorumlarına bakınca aslında ‘yeni bir bakış açısı’ kazandıklarını görüyoruz. Belki size kilo problemi için geliyorlar ama tüm hayatları için uygulanabilir bilgiler alıyorlar. Eğitim sisteminizden biraz bahseder misiniz?

Esasında yaşam bir bütün. Hiç bir parçayı hiç bir parçadan ayıramazsınız. Ruhsallıkla diyet bir bütün. Tanrı ve tatile gitmek bir bütün. Cinsellik ve tuvalete gitmek bir bütün. Yani hayatın tüm noktaları bir bütün. Doğal olarak ben de sorunun kaynağını ve çözümü anlatırken bu bütünden ayrılamıyorum. Nasıl yapacağımı henüz keşfedemedim 🙂 parçalara ayırıp sonra bunları farklı eğitimler adı altında pazarlasam ticari anlamda iyi olurdu fakat gerçek olmazdı, doğru olmazdı, hayatın içinde uygulanabilir olmazdı. İşte buna çok dikkat ediyorum. İnsan daha önce geliyor benim için. Bu yüzden eğitime gelen insanlar biz sadece kilo verecektik bunlar nereden çıktı diyor. Değişim bir bütündür…

-Günümüzde insanlara onları görme ihtiyacı bile hissetmeden diyet listeleri öneren kişileri duyuyoruz. Bunun yanında tabii bir de moda diyetler var ki internet bunun için sonsuz bir deniz. Sizin bu listelere bakış açınız nedir?

Yazık diyorum. Sadece kocaman bir yazık. Nasıl dua etmemiz gerektiğini bile bazen başkalarına soruyoruz. Bu listeler bizi robotlaştırıyor. Kim olduğumuzu, niye bu dünyaya geldiğimizi, bedenimizle olan iletişimimizi kaybediyoruz. Esasında çok şeyimizi kaybediyoruz. Bedeni ile iletişimini kaybetmiş biri çok şeyi kaybediyor. Ayrıca sonrasında gelen kafa karışıklığı, ruhsal tıkanmalar, psikolojik sorunlar. Bedeni dinlemeyen biri, sıkıldığı bir işten ayrılıp ayrılmaması gerektiğini bile bilemiyor. Nerden bilsin ki yanlış yapmaktan korkuyor. Doğrunun ne olduğunu birinin ona söylemesi gerekiyor. Aynı diyet listeleri gibi. Ne yemesi gerektiğini bilmiyor, biri ona yazmalı. Fakat işin enteresan tarafı listeyi yazan kişi de esasında iki gün sonra o kişinin ne yemesi gerektiğini bilmemesi.

Bazen benimde listelerim oluyor ama yaşam boyu uygulanması gereken listeler değil. Daha çok zihnin ve alışkanlıkların kafasını karıştırmak gibi listeler.

Burada en büyük sorumluluk bizlere düşüyor. Biraz sorgulamamızı artırmamız gerekiyor. Bize hazır sunulmuş her şeyi alıp kabul etmek yerine niye sorularını sormamız gerekiyor. İş seçiminden, kilo vermeye kadar gerçekten istekler bize ait olmalı.

İnternet sitenizi incelerken birçok yolculuk yaptığınızı gördüm. Bu yolculuklar bana sadece bir yerleri görmekten çok ‘arınma’ yolculukları gibi geldi. Bize biraz neden bu kadar farklı ülkeleri tercih ettiğinizi anlatır mısınız?

Evet başlangıçta ben de sizin gibi düşünüyordum. Ruhsal yolculuklar adı altında yollara düştüm. Hani hep duyuyoruz ya, Hindistan, Nepal tapınaklar ve arınmalar. Hah işte dedim eğer tek gidişlik bir bilet alır ve süre kısıtlaması yapmazsam deneyimim daha büyük olur. Çıkmadan önce ritüeller yaptım. İç sesimle hareket ettiğim bir dünyada bulacağım şeyleri de iç sesimle keşfetmek istedim. Bu yüzden nereye ve nasıl gideceğimi sürecim belirlesin diye sadece gidiş bileti aldım ve yollara düştüm. Biraz fazla abartmış olup, parmak arası terliklerimle Evereste çıkmaya çalışmış olabilirim. Ama şansım yaver gitti 5500 e kadar çıktım. Peki, sonuçta ne buldun diye sorarsanız, kesinlikle herkesin bunun gibi yolculuklara çıkmasını tavsiye ederim. Ha sakın aradığımı bulduğumu sanmayın, tam tersine, tüm bulduklarımı yollarda kaybettim. Ben bir ruhsal yolculuk yolcusuydum, fakat kafamda yine bir şablon varmış ki Nepal’e gitmişim. Niye Lasvegas değil de Nepaldi? Çünkü ruhsallığı orada bulacağımızı sanıyoruz. Hal bu ki ruhsallık sizin aramak istediğiniz her yerde. Bir kumarhanenin en gürültülü yerinde bu birliği deneyimliye bilirsiniz. İşte o yolculuklarda bildiğim çoğu şeyi unuttum, kalıpları, dinleri, ırkları, insanları… Bütünü görmeye başladım ki bu beni daha boş bir hale getirdi. Sonra deneyimlediğim spirüktüel deneyimler artmaya başlayınca anladım ki, dolmak değil doluluğu azaltmak önemli. İşte o günden beri hep şunu söylerim, “ne kadar çok şey bildiğin değil, ne kadar çok şeyi unutabildiğin seni değiştirecek”

yaseminsoysaleverest1  (7)

-Son kitabınız ‘ruhunu dinle bedenini doyur’ ile benim işte tam da bu dediğim bir konuyu incelemişsiniz. Öncelikle ruhsal açlığı engellemenin önemini anlatmışsınız. Nedir bu ruhsal açlık?

Ruhsal açlık esasında sürekli aradığım bir duygu boşluğu. Bazen sevgi, bazen aşk, bazen yaradan ve bazen kendimizi arıyoruz. Fakat içinde yaşadığımız düzen insanın tüm bunları aramasını engelliyor. Televizyonla, hükümetle, fanatizimle vs… işte tüm bunlar bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Sonra anlayamadığımız bir boşluğu neyle dolduracağımızı bilmiyoruz. Ya yemek yiyoruz, ya içki içiyoruz, ya seks yapıyoruz, ya da kendimizi kaybeder gibi çalışıyoruz. Sadece zihin oyalıyoruz. İşte bu noktada şişmanlık başlıyor. Tabi sadece şişmanlık değil, kendi sesimizi duyamadığımız için başka problemlerde giriyor devreye.

Ben şöyle diyorum, bedeninin sesini duyamayan yaradanın sesini nasıl duyacak? Bu yaradan, yaradılış herkese göre değişiyor. Bazısı, kuantum, bazısı evren diyor, bazısı tanrı isimlerin bir önemi yok, hepimizin bahsettiği aynı şey ortak bilinç, ortak kollektif düşünce ve bunun enerjisi. İşte basit bir kilo olayı dönüp dolaşıyor kocaman bir bütüne bağlanıyor. Tıpkı lastiği patlayan araba gibi. Koca araba ama minicik bir çivi sebep oluyor durmasına…

yaseminsoysaleverest1  (5)

Kitabınızda ‘tartıyı unutun’ diyorsunuz. Oysa bu süreci yaşayan herkesin günde kaç kere o tartı tepesinde iniş çıkışlar yaşadığını biliyoruz. Kişilerin bu alışkanlıklarını değiştirmeleri zor değil mi?

Alışkanlıklar her zaman her konuda oldu. Eğer bir şeyler ters gidiyorsa ve sizi zorluyorsa değiştirmek gerekiyor. Tartıyı alıp atacaksınız. Daha basit bir çözümü yok. Zaten heryerde tartı var elbet bir gün bir yerlerde denk gelirsiniz. Keşke tüm alışkanlıklarımızdan kurtulmak tartıyı evden atmak kadar kolay olsa. Ama biliyor musunuz bunu bile yapamayan çok insan var.

-Yaşam koçluğu aslında bizim çok yeni tanıştığımız bir kavram ama birden bire bu konuda uzman olduğunu söyleyen kişileri her gün televizyonlarda görüyoruz. Sizce ‘yaşam koçluğu’ her konuda uygulanabilir bir sistem mi yoksa kişi ya da konuya özel mi olmalı?

Esasında daha oturmuş bir kavram değil. Ben bile kullanırken her seferinde acaba daha net bir ifade bulabilir miyim diye düşünüyorum. Yaşam koçluğu çok çiğ duruyor. Sanki sürekli birilerine akıl veriyormuş hissiyatı var. Tabi bunu yapanlar yok değil. Yani yaşam koçluğu adı altında birilerine akıl vermek. Bu çok yanlış yan komşudan hiç bir farkınız kalmaz. Bu konuda ne kadar özele inebilirseniz o kadar başarılı olursunuz.

Ha şunu da söylemeden geçemeyeceğim herkesin her dediğine hemen inanmamak gerekiyor. Çünkü iki eğitim alıp bu işi yapanda var ama hiç eğitim almadan muhteşem şeyler çıkartan da var. Yani ne eğitim bu iş için yeterli ne de deneyim. Peki, kime inanmalı sorusu akıllara gelebilir, basit. Karşı tarafa bakın, hayatını neye adamış bakın. Bu çok zor değil, hemen kendini ele verir. Karşı taraf eğer hayatını paraya adamışsa yavaş yavaş kapının yolunu tutun ve içinizdeki yaşam koçuna yönelin. Zaten o sizi doğru kişiye götürecektir.

yaseminsoysaleverest1  (16)

 

Sizi yakın zaman önce ‘Ben Buradan Atlarım’ adlı yarışmada jüri olarak izledik. Aslında başta konuştuğumuz gibi Türkiye’ye yabancı sporlardan biriydi. Aslında çalışan her insanın her şeyi yapabileceğine dair bir örnekti bence. Profesyonel göz ile bunu değerlendirmek nasıldı?

Çok zor bir değerlendirme. Çünkü orada yapılan iş o kadar zordu ki anlatamam. İnanın hiç kolay değil. Tekneden atlaya benzemiyor. İnsanın içinde ki ölüm ve intihar korkularını tetikliyor. Aynı zamanda boşluktan düşme ve beden kontrolü gerektiriyor. Bence çok ciddi bir zihin ve beden kontrolü gerektiriyor. Fakat dışarıdan bakan biri için ya bunların işi gücü yok mu çıkıp kuleden atlıyorlar gibi görünüyor. Tabi mayolu insanları televizyon karşısında görmeye çok alışık değiliz her şey çok çiğ durabiliyor.

-Eğitimlere katılma fırsatı olmayan ve sadece kitaplarınızla yetinmek istemeyen takipçileriniz için bir televizyon programı projeniz var mı?

Aklımdan bunlar geçiyor. Telefonla bana ulaşıp sorular sorabilecekleri bir program ama şuan bunun için bir girişimde bulunmadım. Bilinç seviyesi yüksek programlar çok fazla rayting yapmıyor bu yüzden bu konuyla ilgili iyi bir projeyle gitmek gerekiyor.

Tabi şunu da belirtmek lazım Sorusu olanlar mail attığı zaman vaktim oldukça zevkle cevaplıyorum.

Son olarak kilo verme sürecinde olan okuyucular için tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

Biraz araştırma yaparlarsa bu işi kökten halledebilirler. Ne zaman fazla yemek yemek isteseler kendilerine şu soruyu sorsunlar, şuan tok olduğum halde neden yemek yemek istiyorum. Yemek yemeği tetikleyecek ne oldu (son 5-10 dk içerisinde) hangi boşluğu dolduruyorum ya da hangi duygudan kaçmaya çalışıyorum. Gerçekten aç mıyım? Bedenimin ne kadar yemeye ihtiyacı var? Bu soruları hayat boyu sormayacaksınız sadece kısa bir süre farkındalık elde etmek için. Ondan sonra birçok şey otomatikman düzene girecek. Fakat bir süre zihninizi yormanız gerekiyor, eğer farkındalığınızı bu yönde geliştirirseniz işte o zaman birçok şey bebeklik döneminize dönecek. Yani bedeninizle tekrar iletişim kuracak ve dengede olacaksınız. Hiçbir şey imkansız olmadığı gibi zor da değil. Sadece kendinize acımayı bir kenara koyun. Başka bir şeye ihtiyacınız yok.

 

 

 

 

Selim Çiprut ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

O farklı bir adam. Beyni eminim ki bizim gibi çalışmıyor. Bunu zaten neredeyse 1,5 yılda çıkardığı iki kitaptan ve şimdiye kadar kaleme aldığı senaryolardan anlıyoruz. Senarist, yazar Selim Çiprut ile bir dilim sohbet gerçekleştirdim. Keyifli okumalar.

b_031020121PUISz58KIM72fVp

Öncelikle bir an da çok farklı hikayeler ile hayatımıza giren Selim Çiprut’u tanıyalım? Kimdir bu hikayeleri bize sunan adam?

Valla bu adam yıllar evvel iki sayfa kompozisyon yazamayan bir adam diyebilirim kısaca. Bu da açıkçası yeteneksizliğimden değil tembelliğimdendi. Yıllar geçtikçe bu tembelliğimi yenip karşınıza çıktım işte. Kötü mü oldu?

Bizce harika oldu. Kitap yazma hikayeniz ne zaman başladı?

Benim asla aklımda olmayan bir şeydi roman yazmak. Senaryo altyapısından geldiğimden dolayı yazmış olduğum tüm hikayeleri önce senaryolaştırdım kendim için. Ardından bir arkadaşımın ‘neden kitap yazmıyorsun?’ sorusunun ardından yazmaya başladım. Hali hazırda hazır olan senaryolarımı romanlaştırmaya başladım büyük bir zevkle.

As maça ile gerçekten çok ses getirdiniz ve bizler dört arkadaşın hikayesine tanık olduk hemen arkasından bambaşka bir hikaye ile Civa geldi. Zor olmadı mı bu geçiş?

Bu benim kendi tercihimdi. Asla aynı tarzda yazan bir yazar olmak istemedim. Farklı tarzlarda farklı hikayeleri okuyucularla buluşturmak inanın çok daha zevkli. ‘’As Maça’’da dramı,’’Civa’’da gerilimi yaşattım okuyuculara. Üçüncü kitabımda ise ikisinden de farklı bir tarz denedim. Okuyucuların bu üç kitabı okuduktan sonra yazarlarının aynı kişi olduğuna inanmaları o kadar zor ki J

civa-selim-ciprut

Yazdığınız kitapların içinde “selim çiprut” ne kadar var? Kendi hayatınız ne kadar etki ediyor hikayelere?

Doğruyu söylemem gerekirse sadece AS MAÇA’da ben vardım. Diğerlerinde ise karakterlere sadece kişiliğimden bir iki yansıtma yapmış olabilirim ama dediğim gibi sadece ufak dokunuşlar.

Aslında bu kitaplardan önce beyaz perdeye yansımış senaryolarınız var. Kitap ve senaryo yazmak arasında farklar var mı sizce?

Özellikle yazım dili olarak çok büyük farklar var. Senaryo roman yazmaktan daha basit bana göre. Ama ben biraz farklıyım, önce senaryolarını yazıp hemen ardından bunları romanlaştıran başka biri yoktur bu dünyada sanırım. Ama ben roman yazmayı daha çok seviyorum. Nedenine gelince yazarken sizin hayal gücünüzü sınırlayan bir yapımcı yok karşınızda. Uçun uçabildiğiniz kadar. Senaryo’da ise olay farklı, filmin maliyetini düşürmek için büyük özveriyle yazdığınız ve inandığınız bir sürü sahneyi yapımcı kaldırabiliyor. Bu gerçekten senariste çok dokunuyor.

Peki, hangisi sizi daha çok heyecanlandırıyor?

Roman beni gerçekten çok daha fazla heyecanlandırıyor. Çünkü hayal gücünüzü frenleyen yok.

Kitaplarınızda olan karakterlerin ete kemiğe bürünmesi nasıl bir his?

Öyle bir duruma geliyorum ki sanki yarattığım karakterler gerçekmişçesine sokakta karşıma çıkacaklar diye bekliyorum. Bundan ötesi var mı? Hepsi benim dünyamda yaşayan karakterler. Hatta bazıları rüyalarıma bile giriyor.

Şu an üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı? Varsa biraz bahseder misiniz?

Kısmetse Eylül ortası gibi 3. Romanım ‘Ben Cognatus,Rüya Tanrısıyım…’ raflardaki yerini alacak. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki ilk defa bir Türk yazar böylesine sıra dışı bir hikayenin altına imzasını atmıştır. Bizde genellikle şöyle bir genelleme vardır, Türk yazardan ya da bir Türk yapımcıdan böylesine bir film ya da eser çıkmaz mantığı. Çünkü sınırlarımız bellidir onlara göre, kimseler zorlamaz ve asla aşamaz. Ama ben delip geçtim o sınırı 🙂

fotoğraf 1

 

Yazarken “beğenilmezse” ya da “basılmazsa” korkusu yaşıyor musunuz yoksa sadece yazıyor musunuz?

Benim tek suçum olsa olsa yazdıklarıma inanmak diyebilirim. Eğer ben inanmışsam korku yanıma uğramaz.

Daha önceki işlerinize bakınca komedi üzerinde başarılı olan bir adam var ama as maça ile bizi ters köşeye yatırdınız. Bundan sonraki projelerde yeni sürprizler olabilir mi?

Önceden dediğim gibi tek düze şeyler yazmak istemiyorum. Aşk hariç her türü denemek istiyorum. Aşk hariç diyorum çünkü bunu cidden yazabileceğime inanmıyorum. Özellikle yeni çıkacak romanım gerçekten baştan sona sürprizlerle dolu, inanın bana. Bu kitabı Hollywood’da film yapmak isteseler bütçesi minimum 400 milyon dolar falan olur J

Sizi yazmak dışında en çok mutlu eden şeyler neler?

Ailemle vakit geçirmekten çok mutlu oluyorum. Özellikle büyük kızımla sinemaya gitmeye bayılıyorum. Ayrıca iyi bir futbol izleyicisi olarak Galatasaray’ın maçlarını izlemeye bayılıyorum.

fotoğraf 2

Devam eden bir iş yaşantınız ve aynı zamanda aile yaşantınız var nasıl fırsat yaratıyorsunuz üretmek için?

Her boş bulduğum anımda yazıyorum, bu işin tek formülü bu. Boş vakit yaratıp 4 ya da 5 sayfa da olsa yazmak.

Başka bir röportajınızda sizin için “kitap okumayan yazar” demişlerdi. Bunu açıklar mısınız?

Fransız lisesi mezunuyum. Orada her hafta Fransız edebiyatından bir roman okur ve her şeyini a’dan z’ye analiz ederdik. Bunu görev olarak yapma hissi beni yıllarca okumaktan soğuttu diyebilirim. Hala elime kitap aldığımda biter bitmez analiz yapar mıyım acaba korkusu yok değil.

Aslında kitap okumaya çok vakit ayırmamanız başka hikayelerden etkilenmenizi engelliyor diyebilir miyiz?

Aslında o da ayrı bir tez konusu. Mesela ben başkalarının senaryolarını asla okumam. Sebebi ise okurum, bir şeyinden etkilenip yeni bir şey yaratıp taklitçi olurum korkusu.

Son olarak “en güzel hikayem henüz kaleme almadığım” mı dersiniz yoksa bir gün ortaya çıkarmak için bir yerlerde bekliyor mu?

Ben bu söze pek inanmıyorum. Çünkü ‘benim her hikayem aslında bir parça benim.’

Bu güzel sohbet için teşekkürler. Umarız bize farklı dünyalar sunmaya devam edersiniz.

Bunu inanın ben de çok istiyorum. Sağlıcakla kalın…