Anjelika Akbar ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Bazı insanları kelimelere sığdırmak ya da bir kaç cümlede anlatmak hiç kolay olmuyor. Anjelika Akbar kesinlikle bu isimlerden biri. Hayattaki duruşu, sanatının ona kazandırdığı estetik ve ruhunun güzelliğinin her cümlesinde ortaya çıkıyor. Türkiye’den uzakta başlayan hayatının buraya uzanmasını, mesleğini, anneliği konuştuk. Şimdi bu güzel sohbeti sizlerle paylaşıyorum.

Zeynel_Abidin4

  • Biyografinize bakınca sanki ‘müzik’ için doğmuşsunuz. Çok erken yaşta fark edilmiş bir yeteneksiniz. Bugün bulunduğunuz yerde olmanızda ailenizin müzik geçmişi olması ve sizin erken yaşta fark edilmiş olmanızın etkisi var diyebilir miyiz?

Muhakkak ki ailemin rolü büyüktür. Hem annemin, hem babamın müzisyen olmaları (babam orkestra şefiydi, aynı zamanda felsefe profesörüydü) yolumu kolaylaştırdı. Yeteneğimi ben daha birkaç aylık iken fark eden onlar oldu. Yolumu açanlar da onlardı. 2.5 yaşımda notaları biliyordum, annemin bana oyun ile öğretti. Zaten inanılmaz isteğim varmış, her şeyi olağanüstü hızla içime çekiyormuşum adeta… Sadece müzik bilgisi değil; ailemin beni 2 yaşımdan itibaren senfoni konserlerine, operaya sürekli olarak götürmesi de; sergileri gezmem; bunlar hepsi beni çok geliştiriyor ve ilham veriyordu.

  • Belki herkesin çok bilmediği ‘mutlak kulak’ yeteneğine sahipsiniz. Yani sizin için hayatın içindeki her şey bir nota gibi. Bu geliştirilebilir bir yetenek mi yoksa sadece doğuştan mı geliyor?

Hayır, “mutlak kulak” geliştirilebilecek bir özellik değil, tamamen doğuştan geliyor. Beyindeki müzik algısı bölgesi farklı çalışıyor, araştırmalar bunu gösteriyor. Bu aslında kulak ile ilgili bir konu değil; daha çok hafıza ile ilgilidir. Ve elbette “mutlak kulak” özelliğine sahip olup olmadığınızı anlamanız için nota bilmeniz gerekiyor. Kim bilir kaç kişi “mutlak kulak” sahibi olabilir, ama nota bilgisi olmadığı için, bu özelliğe sahip olduğunu bilmiyor…

IMG_51680

  • Eğitim hayatınız Türkiye dışındaki ülkelerde başlamış ve devam etmiş olmasına rağmen birden bire Türkiye’ye yerleşme kararı vermişsiniz. İcra ettiğiniz sanatın en zor yapıldığı ülkelerden birine gelme kararını nasıl verdiniz?

Ben karar vermedim. Öyle oldu. Daha SSCB dağılmadan önce Rusya’da UNESCO üyesiydim. Eski eşim ile birlikte Türkiye’ye Uluslararası bir film projesi için geldim; eski eşim filmin senaristi, ben ise bestecisiydim. Hamileydim ve oğlum Yuri (Yürek) İstanbul’da doğdu, çünkü doktor artık uçağa binmeme izin vermedi. O zaman henüz SSCB dağılmadı, ve Ruslar henüz Türkiye’ye gelmiyordu. Sanırım ilk gelen ben ve eski eşim idikJ Bebek biraz büyüsün diye birkaç ay burada kalmaya karar verdik. Ve o sırada, hiç Türkçe bilmeden bile, bazı Türk insanları ile kurduğum gönül diyalogu bana çok özel ve güzel geldi. O zaman tanıştığım o güzel insanlar bana Türkiye’yi muhteşem taraftan tanıtmış oldular; sözlerle değil, ama gözleri ve gönülleri ile… Daha sonra SSCB dağıldı, ama zaten kalbim ısrarla Türkiye’de kalmak istediğini bana söyleyince; ve hayatım boyunca kalbimin sesini dinleyen biri olarak başka bir şey düşünemedim bile. Tüm ailem ilk başta şoktaydı…Çünkü kararımda onlara göre “hiçbir mantığı yok”tu…  Sonra herkes yavaş yavaş alıştı. Sonra da hepsi Türkiye aşığı oldular zaten!..

  • Bir kadın olarak ve bunun yanında sanatçı kimliğiniz ile Türkiye’de ki sanat gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanat insanoğlunun varoluş yansımasıdır…İnsanlık var olduğu sürece sanat da olacak. Her ülke sanat yolunu tarihi, coğrafi, kültürel, geleneksel özelliklerine güre oluşturuyor. Her bir yol diğerinden ne üstün, ne de eksik. Sadece özgündür. Türkiye harika bir ülke; harika gönüllere sahip insanların ülkesi. Ve burada sanat her yerden fışkırıyor. Daha fazla eğitim gerekiyor sanat konusunda, bu bir gerçektir. Fakat zaten mükemmelleştirilmenin sonu yoktur, sanat öyle bir olgudur… Eğitim sadece sanat dallarında değil, her disiplin için gerekiyor. Anne olarak, eğitimci olarak bunu her zaman vurguluyorum. Sanat önemli olduğu kadar, sanat ve estetik algısı da bir o kadar önemli. Sanatı algılama yeteneği zamanla gelişen, üzerinde durulması gereken bir konu. Ve okulda bile değil, ailede başlar… Dolayısı ile yeni nesillerin zarafet, sanat algısının oluşması ve gelişmesi için anne babanın, özellikle de annenin bu konuda yeteri kadar örnek teşkil etmesi gerekir diye düşünüyorum…

DSC_0090

  • · Vivaldi’nin “Dört Mevsim” keman konçertolarının dünyada ilk kez solo piyano uyarlamasını siz gerçekleştirdiniz. Yaptığınız müziğin aslında deneysel bir yönü olduğunu söylemek mümkün mü?

Elbette deneysel yönü var. Eğer sadece yorumcu, icracı değilseniz, besteci iseniz, deneysel olmadan zaten olamazsınız. Doğaçlama, deneysellik besteciliğin olmazsa olmazıdır. Besteci olarak kendisi sadece bir müzik disiplini ile asla sınırlamadım. Müzik denilen olağanüstü olgunun sınırı asla olamaz; doğasına aykırı olur. Sınırları insanlar çizer, sonra da çizdikleri sınırları ya kendileri, yada başkaları kaldırırlar zamanla. Benim çalışma alanım birçok yönde gelişiyor; senfonik orkestra için atonal, avant-garde besteler; tonal, oldukça kolay algılanabilecek romantik besteler; birçok enstrümanlar ve grupları için çağdaş klasik, veya romantik, veya hafif klasik besteme rastlayabilirsiniz; film müzikleri; çocuklar için besteler; vokalizler; romanslar, ayrıca transkripsiyonlar ve etnik kökenli müziğin klasik müzik ile kucaklaşması diyenilceğim çalışmalar…Bana bırakılırsa çizgi film müziklerini de bestelerdim, ama öyle bir fırsatım henüz olmadı.

  • Batı müziği eğitimi alıp doğu müziğinin etkin olduğu bir coğrafyada yaşamanın size katkısı nedir?

Bana muazzam bir katkısı oldu. Eskiden, Rusya’da, hatta Özbekistan’da iken bile ukala, elitist, klasik (ve bir müddetten sonra atonal, çağdaş müzik) dışında kalan tüm müzik türlerine burnumu kıvıran; halk müziği basit gören bir müzisyendim. Çünkü aldığım eğitimin böyle konservatif bir yönü vardır. Bundan kaçamazsınız. Klasik eğitimini aldığınız formasyon sizin bir klasik müzik fanatiği olmanızı hazırlıyor; ki yüzyıllardır var olan bu müzik türünün sert kural koruyucusu olunuz diye. Aslında her bir formasyon kendini savunmak için böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duyar. Fakat aynı zamanda, yüzyıllardır klasik müziğin içinde tüm dogmalarla tanışıp ve dogmalara karşı çıkıp onları yıkan insanlar çıktı. Her yeni besteci bunu yaptı. Yani o konservatif duruşunu yıkıp akıntıya ters yüzmüştü. Ve bu da klasik müziğin gelişmesi için olmazsa olmazı. Ortada bir tezat var. Ve bu tezat sayesinde klasik müzik hem kendini koruyor, hem de geliştiriyor. Ben eskiden sıkı koruyucular kampında olup, sonra akıntıya ters yüzenler kampına geçmiş oldum. Ve benim için bunu sağlayan Türkiye’ye gelişim ile birlikte tam anlamı ile Doğu müziği ile tanışmamdı.

Zeynel_Abidin5

  • Atatürk’e ithaf ettiğiniz bir besteniz var. ‘Güneşin Doğduğu Ufuk’ Bu bestenin dünyaya açıldığı şehir ise İzmir oldu. Bu bilinçli bir seçimiydi ve bestenin doğuş hikâyesini anlatır mısınız?

Türkiye’ye 23 sene önce ilk geldiğim gece TRT ekrarnında dalgalanan bir Türk Bayrağını ve üzerinde bir adamın fotoğrafını gördüm. Bir de fonda çok güzel bir müzik çalıyordu. Ekranda gördüğüm adamın gözlerine kilitlendim… Bildiğim gözlerden değildi o… Ruhumun derinliklerine kadar etkilendim. Gözlerin ne şekli, ne rengi, ne başka fiziksel bir özellik idi beni etkileyen. Oradan bakan ruh idi bana dokunan. Gözler ruhun yansımasıdır. Ve etkilenen de ruh oluyor. Müziğin İstiklal Marşı, adamın da Mustafa Kemal Atatürk olduğunu daha sonra öğrendim. Türkçe bilmiyordum, ama birkaç fotoğraflı kitap buldum. Sürekli fotoğraflara bakarak, bu insanı ve yaptıklarını hissetmeye çalıştım. Türkiye tarihi ile ilgili bir şey bilmiyordum. Ama hiç bir şey. Tamamen beyaz sayfada ruhen hissettiklerim vardı. Ve bunlar aniden müzik olarak içimden akmaya başladı. Bu bestem Türkiye’de yaptığım ilk besteydi, Senfonik Orkestra ile Piyano için Rapsodi. Eserde Piyano – Atatürk idi, orkestra ise tüm Türk insanları…

Dünya Prömiyeri İzmir’de oldu, ama bu özellikle planlanan bir şehir değildi; Rengim Gökmen yönetiminde İzmir Senfoni Orkestrası ile gerçekleşti, piyano solisti bendim.

  • ·        2011 yılında ‘İçimdeki Türkiyem’ adında bir kitap çıkarttınız. Bu kitap aslında bu ülkeye karşı olan sevginizin bir ürünü gibi oldu. Bu projeye başlama fikri nasıl çıktı ve yazarlık üzerine farklı çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

Türkiye’de yaşamamın 20. yılını kutladım bir anlamda. Bir anlamda bu kitap paylaştığım duygular Türkiye’ye ödediğim bir vefa borcu oldu. “Yazmasaydım olmazdı” idi… Sadece kitap değil, aynı adı ile albüm da çıktı; hatta bahsettiğim Atatürk bestem de o albümde yer alıyor. Türkiye’de yaşadığım bunca olay, duygu bende sadece kelime olarak değil, elbette ki besteler olarak ortaya çıktı; çoğu o albümde var. Albüm hala satılıyor… Yazarlığa gelince, ses kadar söz da benim için daima önemli idi. Okul yıllarında çok sayıda şiir yazmıştım, Rusya’da yayınlanmıştı. Birkaç tiyatro oyunu için senaryo yazmıştım ve sahneye koymuştum. Daha sonra felsefi masallar yazdım, hem Rusya’da (Moskova’da) hem de Türkiye’de (İnkılap ve daha sonra Kırmızı Kedi tarafından) yayınlandı. Yani yazmayı her zaman seviyordum. Türkçe dersi hiç görmedim, yıllar içinde kendi kendime algıladım, öğrendim kadar kullanıyorum. İşte kendimi Türkçe’de biraz rahat hissetmeye başladığımda ilk önce Türkçe şiirler yazmaya başlamıştım, daha sonra işte bu kitap ortaya çıktı. Devam ediyorum. Sırada üç kitap var. Bir tanesi hazır, diğer ikisi proje aşamasında.

izmirJazz2

  • Özel hayatınızda neler yapıyorsunuz? Müzik dışında sizi gerçekten mutlu eden şeyler neler?

Elbette ailem benim çok büyük mutluluk kaynağımdır. Eşim ve iki çocuğum ile zaman geçiriyoruz. Yani sadece besteci ve piyanist değilim, bildiğiniz kadın ve anneyim:) Kadınlar ve anneler ne yapıyorsa, ben de yapıyorum.

Sinema sanatını da müzik kadar seviyorum, özel ilgi alanımdır. Fotoğraf çekmeye seviyorum… Pasta yapmayı bayılıyorum… Ve de “hakiki insan nasıl olunur” konusunda bir yolculuk yapıyorum. Çünkü bizim bu Dünya’ya geliş sebebinin bu olduğuna inanıyorum…Ve gerçek anlamda “insan” olmak zor bir zanaattır… Bu da zaten her ne yaparsanız, nerede olursanız olun, hep içinde bulunduğunuz haldir…

  • İki tane çocuğunuz var ve mesleğiniz dışında bir de annesiniz. Anne olmak ve bunun getirdiği değişimler müziğinize yansıdı mı? Kadınlar gerçekten anne olduktan sonra değişiyorlar mı sizce?

Anne olmak müziğime  şefkat ve duygu seli kattı… Tüm kadınlar için konuşamam, ama bence muhakkak değişiyorlar. Bence bir çocuk doğurup değişmemek için taş olmak lazım:)

820

  • Bir süredir sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorsunuz. Birçok sanatçının tersine gerçekten tüm doğallığınız ile yazdığınıza inananlardan biriyim. Sosyal medya araçlarının size ve yaptığınız işe yabancı olan insanlara müziğinizi anlatabilmek için bir araç olduğuna inanıyor musunuz?  Ve bunun için bir şeyler yapıyor musunuz?

Bunun için bir şey yapmıyorum. Tanımadığım insanlar olsa da, ben o insanları “yabancı” olarak görmüyorum. Eğer yabancı olarak görürsem, sahnelerde ne işim var ki… Bırakın yabancı olmayı, konserlerden sonra akraba gibi oluyoruz. Twitter ve Facebook’ta benim için “yabancı” yoktur; o yüzden aklımdan ve kalbimden ne geçerse, paylaşıyorum. Kaygısız olarak.

  • ·        Ünlü piyanist Arthur Schnabel ‘Notalara diğer piyanistlerden daha fazla hakim değilim ama notalar arasındaki o ‘es’ler yok mu… İşte sanat orada yatıyor” demiş yeteneği ile ilgili bir soru için. Peki, siz nasıl tanımlardınız?

“İçimdeki Türkiyem” kitabımda dedim ki; Piyanist misin, yoksa besteci diye soranlara verdiğim cevap: ben sadece piyano enstrümanını iyi kullanan bir besteciyim. piyanist olarak farkım,10 parmak yerine 10 kalbim var; tuşlara onlarla dokunuyorum”…

Fotograf Yurek Akbar  1

  •     Son olarak bundan sonraki projeleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Film müziği projesi var, aynı zamanda baş rollerinden birini oynayacağım bir film; aynı zamanda 10 sene önce planladığım ama o sırada teknik nedenlerden dolayı gerçekleştiremediğim bir projeyi önümüzdeki sezonda gerçekleştireceğim İnşallah. Ve ayrıca sırada bekleyen kitaplarım var…

Aşağıdaki videoda Anjelika Akbar’ın Atatürk ve İstiklal Marşından etkilenerek bestelediği ‘Güneş’in Doğduğu Ufuk’ eserini dinleyebilirsiniz.

Ali Leskay ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Televizyon izleyicileri için diziler hayatlarının tam ortasında yerini aldı. Neredeyse her hafta evimizin konforunda bir film izler gibi yeni bölüm diziler izliyoruz. Bu yapımların çoğu gerçekten çok ciddi ses getiriyor ve rayting alıyor. Bizler o dizilerin oyuncularını tanıyoruz belki ama onları bizim evimize kadar getiren kocaman bir ekip var arkalarında. Bu hafta Avşar yapımda uygulayıcı yapımcı olarak görev yapan Ali Leskay ile sektörden, süreçten konuştum. Keyifli okumalar.

İnsanlara en çok ulaşan sektörlerin birinde görev yapıyorsunuz. Öncelikle sizin için nasıl başladı bu serüven?

Çocukken televizyonun başından hiç kalkmazdım… Zorla, kavga-kıyamet uykuya yatırırdı annemle babam beni… Gençlik dönemlerimde ise yüzlerce film izliyordum artık. Bir süre sonra bu işin içinde yer alma isteğim oluştu. Anlatacak hikayelerim vardı. Üniversiteden mezun olduktan sonra iktisat bölümüyle ilgili herhangi bir alan yerine, hayallerimi realize etmek adına bu sektöre girdim en dibinden.

image (1)

• Şu an Avşar film’de uygulayıcı yapımcı olarak görev yapıyorsunuz. Peki bir sette ne yapar uygulayıcı yapımcı?

Set öncesi, setteki ve set dışındaki tüm yapıların koordinasyonunu sağlar. Bir setin belkemiğidir…

Her gün onlarca kanalda birçok dizi yayınlanıyor. Böyle yoğun bir sektörde kaliteyi sağlamak zor olsa gerek. Nedir olmazsa olmazları?

İyi hikaye, organik cast, doğru anlatım, nitelikli prodüksiyon…

Bizler dizilerde ya da filmlerde en çok oyunculara dikkat ediyoruz oysa bu işin arkasında kocaman bir ekip oluyor. Dizi emekçilerinin hakları ya da çalışma koşulları ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Dramalarda kanalların talebi genelde 90 dakika oluyor. 90 dakika demek, 75-80 sayfalık bir teksti 6 günde çekme zorunluluğu demek. Günde ortalama 13-14 sayfa çekmek durumundayız. 1 sayfa senaryo, hazırlık ve ulaşım hariç ortalama 1 saatte çekilir, dolayısı ile uzun saatler çalışılabiliyor. İnsanlar, bu durumu bilerek işleri kabul ediyor. Sektördeki büyük firmalar -ki sayıları azdır- sosyal güvence ve düzgün ödemeler konusunda çalışanlarını tatmin ediyor, çeşitli yönlerden mutsuz olanlar ise bir şekilde sistemden çıkıyor. Mali altyapıların yeniden düzenlenmesi ile dizi minütajların olması gereken sürelere inmesini çok isterim ve bu hayal değil, bunun gerçekleştiğini göreceğiz.

• Geçen sene raytingler konusunda birçok olay yaşandı. Özellikle birilerinin bu sistemi sömürdüğünü açıkça gördük.  Sizce rayting bir yapımın kalitesinde tek unsur mu?

Reklam verenler, A/B ve C1 adlı 3 farklı izlek grubunun 20 yaş üzerindeki kitlesinin beğenilerinin ortalamasını baz alırlar. Bu tamamen ticari bir yapıdır ama bu yapı asla herhangi bir işin kalitesini belirleyici tek unsur değildir. Bunun ispatı, kalktığına
üzüldüğümüz, yerinde durduğuna şaşırdığımız işlerdir.

image

• Dizilerin sürelerini düşündükçe her hafta neredeyse bir film çekiyorsunuz. Oysa yurt dışında takip ettiğimiz birçok dizi 45-50 dakika. Bizde bunu uygulamak mümkün değil mi?

Yurtdışını bölersek; Kuzey Amerika ve Avrupa da sit-com’lar 25, dramalar 40-45 dakika. Uzakdoğu ve Güney Amerika da ise dramalar yaklaşık 60 dakika. Bizde ise dramalar 90 dakika ve üzeri. Bu uzun minütajın sebebi tamamen finansman ve reklam süreleri/periyodları’na ilişkin kurallar ile alakalı. Basit bir orantı yaparsak, reklam saniye ücretleri 2 katına çıkarsa, dizileri 45 dakika yapabilirsiniz. Böylece işlerin niteliği artar, çalışma koşulları da o oranda düzelir. Bunu uygulamak tabi ki mümkün ama önce ekonomik şartların buna yol vermesi gerekli.

• Elinize bir proje geldiğinde onun uygulanabilir olup olmadığını hangi kriterlere göre belirliyorsunuz?

Hikaye en önemli unsur, yeni bir hikaye zaten yok ama burada, akıcı bir dil, sürükleyici bir anlatım ve gerçekliğe uygun karakter yapıları devreye giriyor. Ardından işin mali kondisyonu, şartlar içinde yapılabilirliği ve ne kadar süreklilik arz edebileceği gibi kriterleri değerlendiriyoruz.

• Yapım şirketlerinin bir dizinin devamında rolü nedir? Yani tek karar merci kanallar mı?

Görece değişir tabi, yapım şirketleri çaba konusunda farklı seviyeler sergilerler fakat tek merci kanaldır şu an için. Şu an için diyorum çünkü gelecekte yapım şirketi diye bir kavram kalacağına inanmıyorum. Gelecekte Yapım Stüdyoları olacak ve kanallar ile çözüm ortaklığı prensibiyle hareket edilecek. Şu an için sektöre uzak bir kavram gibi duran pilot bölümler ortak finansmanla çekilip onanacak, garantörlü yapılar kurulacak ve bu endüstrileşmeyle birlikte bu durumlar adil bir dengeye oturacak.

Hayalinizde gerçekleştirmek istediğiniz bir proje var mı? Varsa sizi durduran nedir?

Var, olmaz mı? Durduran iki şey var, nakit ve vakit..

Fikir hırsızlığının en çok yaşandığı sektörlerden birindesiniz aslında. Bir şeylerin ufak tefek parçaları ile oynayıp yeni bir şey gibi sunabiliyorlar. Böyle bir durumla karşılaştınız mı?

Şu ana kadar 2 defa karşılaştım. Birinde hukuk mücadelesini kazandım, üstelikte bir kanala karşı. Diğerinde ise dava süreci yakında başlayacak. Umarım adalet bir kez daha tecelli eder.

• Hem Ali Leskay olarak hem Avşar film olarak yakın zamanda olacak projelerinizden bahseder misiniz?

Avşar Film’in dizi, sinema filmi ve sinema salonu işletmeciliği adına bir çok projesi mevcut ama tamamına hakim değilim, her işin başında ayrı ayrı profesyoneller var, “Bugünün Saraylısı” ile o kadar meşgulüm ki genel kondisyonla ilgili çok haberli olamıyorum. Ama yoğunluğumun
rutine döneceği Aralık- Ocak aylarında, Avşar Film adına, hikayesine çok inandığım bir sinema filminin senaryo ve cast hazırlığına başlayacağım. Proje onaylanırsa Haziran’da çekimlerine başlarız, Kasım 2014 gibi de vizyona girer.

1377160514775

Hediyeniz Var!

Hediyemiz Var

Yeni bir kitap ve kahve haftasına daha gelmiş bulunuyoruz. Çekilişin kuralları elbette değişmiyor. Bu postu #durumbildirimi hastagi kullanarak twitter, instagram hesabınızdan paylaşmanız yeterli oluyor. Hesapları kitli olan arkadaşların postun altına yorum bırakmaları gerekiyor. Katılım süresi 22 Kasım 2013 cuma akşamı 21:00 e kadar. Çekiliş her zamanki gibi online video olarak paylaşılacaktır. Gelelim bu haftanın hediye kitabına ve kahvesine.

Polisiye ve macera denildiği zaman akla gelen ilk insan olan Ahmet Ümit’in yeni romanı Beyoğlu’nun En Güzel Abisi bu haftanın hediye kitabı. Kitap ile ilgili tanıtımı aşağıda okuyabilirsiniz. Bunun yanında kış aylarının kendini gösterdiği bugünlerde elbet kahvesiz olmaz. Artık yeni yıl ruhunu hissetmeye başladık değil mi? Starbucks’ın geleneksel yeni yıl lezzeti Christmas Blend sizin oluyor. Bana inanın kahve ve kitap için ayıracağınız bir iki saat size kendinizi çok iyi hissettirecek.

fc3b2e20497346cbb3d84af3406ca127

Starbucks tutkunlarının vazgeçemediği tatlardan biri olan Christmas Blend; Starbucks’ın yumuşak içimli ve baharat tatları içeren, çok bölgeli harman kahvelerinden biridir. Christmas Blend, Latin Amerika kahvelerinin canlılığını, Asya/Pasifik kahvelerinin yumuşaklığını ve nadir bulunan, yıllandırılmış Endonezya kahve çekirdeklerinin baharatlı tatlarını içermektedir. Christmas Blend’in zengin tat profili, özellikle 3 ila 5 yıl arasında özel depolarda yıllandırılan kahve çekirdeklerinin sunduğu baharatlı lezzetler ile şekillenmektedir.

0aeeb70c-4bc0-466a-a448-7d462e075625Beyoğlunun En Güzel Abisi

Yılbaşı gecesi işlenen bir cinayet… Tarlabaşının arka sokaklarında bulunan bir erkek cesedi. Öldürülmüş erkeklerin en yakışıklısı, belki de en kötüsü. Karanlık sırların ortaya çıkardığı utanç verici bir gerçek. Gururlarının kurbanı olmuş erkekler, onların hayatlarını yaşamak zorunda olan kadınlar. Bu cinayetler yatağında, bu kötülükler bahçesinde, bu insan eti satılan can pazarında masumiyetini korumaya çalışan bir adam. Bir zamanlar İstanbulun en gözde yeri olan Beyoğlunun hazin hikâyesi.

Karanlık… Soğuk havayla iyice ağırlaşan bir karanlık. Uzaklardan şarkılar geliyor kulağına, neşeli kadın çığlıkları, ayarını yitirmiş sarhoş naraları, biri küfrediyor belki ana avrat, belki ağlıyor biri hıçkıra hıçkıra, belki biri sessizce ölüyor bu gürültünün, bu hengâmenin ortasında. Umurunda değil. Hepsinden sıyrılmış, sadece öfke…

Nereye gittiğini bilmeden yürüyor, nefret tarafından kuşatılmış olarak. Kıskançlık denen o canavar, çelikten pençesine almış yüreğini, habire sıkıyor. “Kadınlar,” diyor bir ses zihninin derinliklerinden… “Kadınlar, onlarla oynayamazsın… Oynadığını zannedersin ama bir de bakmışsın, asıl oyuncak sen olmuşsun.” Hayatına giren kadınların yüzleri beliriyor sokağın zemininde. Birer birer düşüyor görüntüleri ayaklarının dibine. Hepsinin boynu bükük, hepsinin gözlerinde keder. Hepsi üzgün… Aldırmıyor, bir su birikintisiymiş gibi basıp geçiyor üzerlerinden ama yeniden düşüyor görüntüler zemine. “Kadınlar,” diyor o ses yine, “Kadınlardan asla kurtulamazsın, hayaletleri hayatın boyunca seni takip eder.”
(Tanıtım Bülteninden)

Yağmurda Oyun Keyfi

Tavsiyem Var

img1-ee5e6949-f506-4e49-8103-4fd333709258

Tchibo her hafta yenilenen temaları, modayı kaliteyle bütünleştiren ürünleri ve lezzetli kahveleriyle sevdiğimiz markalardan biri.

Bir Tchibo mağazasına girdiğinizde sizi karşılayan harika bir kahve kokusu duyuyorsunuz. Ürünlere bakmak için sabırsızlansanız bile kahve standının önünden güç bela ayrılıyor ve ürünlere doğru yöneliyorsunuz. Ürünlerin hemen hemen hepsi keyifli renklerde ve tarz ürünler. Üstelik hepsi birbirinden kaliteli ve dayanıklı. Tchibo ürünlerinin kalitesi, alanında uzman kişiler tarafından çok sıkı ve acımasız testlerden geçiyor ve sadece testi geçebilenler satışa sunuluyor.

Gelelim Tchibo’nun bu haftaki temasına; Yağmur Zamanı. Evde battaniye altında bir fincan kahveyle camdan yağmuru izlemek çok zevkli, evet. Peki her dakika dışarıda olmak isteyen çocuklar? Su ve kir geçirmeyen doğayla dost Ecorepel ürünler, su ve kir tutmayan BIONIC FINISH ECO malzemeden kumaşlarla yağmur çamur demeden çocuklarınızla sokağa çıkmaya hazırsınız!

img3-ee5e6949-f506-4e49-8103-4fd333709258

Yağmur Zamanı temasındaki tüm ürünler birbirinden güzel ama yağmur kıyafetlerinde çocuğunuzun sağlığına öncelik veriyorsanız, aradığınız ürünleri bu temada bulacaksınız.

Yağmur Kıyafetleri denince akla ilk gelen yağmurluk oluyor tabii. Sizin için bele hafif oturan, kırmızı ve lacivert renk seçenekleriyle şık bir yağmurluk, çocuğunuz için dünya tatlısı desen ve renklerde Termal Çocuk Yağmurluğuyla mükemmel bir anne-çocuk olacak ve herkesin ilgisini çekeceksiniz. Daha da soğuk havalarda çocuğunuz için çok havalı bir Termal Mont, Örgü Bere ve Şal takımıyla onu soğuktan koruyabilirsiniz. Bu arada kendinizi de ihmal etmeyin ve 3’ü 1 arada şık bir mevsimlik monta dolabınızda yer açın.

Yağmur Zamanı temasında bunlardan başka birçok ürün daha bulunuyor. Daha ayrıntılı incelemek için Tchibo.com.tr’ye tıklayıp, keşfe başlayabilirsiniz. Aynı zamanda 444 28 26 numaralı Telefonla Sipariş Hattı’ndan da alışveriş yapabilirsiniz. Şöyle keyifli bir alışveriş yapıp, sonrasında da kahveyle yorgunluk atmak isteyenleri, çalışanlarının yüzünden gülümseme eksik olmayan Tchibo mağazalarına davet ediyor ve ekliyorum yeni temalardan herkesten önce haberdar olmak için Tchibo Facebook (https://www.facebook.com/tchiboturkiye) sayfasını beğenebilirsiniz. Keyifli alışverişler!

img5-ee5e6949-f506-4e49-8103-4fd333709258

Bir bumads advertorial içeriğidir.
//

Yılmaz Özdil ile Röportaj

Bir Dilim Sohbet

Geçtiğimiz gün Bumerang Deneyim Günleri kapsamında Türkiye siyaseti üzerinde yazı yazmış ve jüri elemesinden geçmiş 10 blogger Hürriyet Dünyasında Yılmaz Özdil ile buluştuk. Sosyal medyanın sansürsüz soruları sansüre karşı bir adam ile buluşunca ortaya harika bir sohbet çıktı. Korkup korkmadığından , eşinin yazıları hakkında ne düşündüğüne kadar sorduğumuz her soruya içtenlikle yanıt verdi. İki satlik sohbetin bütününü bloga taşımak elbet mümkün olmuyor ama en çok merak edilenler yazının içinde. Bir İzmir’li olarak bir İzmir’li ile gündemi masaya yatırmak benim için ayrı bir keyif oldu. Katılıp soruları ile renk veren tüm blogger arkadaşlarıma ayrıca teşekkür ediyorum. Aşağıda yer verdiğim sorular içinde diğer blogger arkadaşlarımın soruları da var. Bu yüzden kendi sorduğum soruların başına DB koydum.

fotoğraf 2

Soru : Bu kadar gergin ortamda çok cesur yazılar  yazıyorsunuz. Nasıl bu kadar cesaretlisiniz ?

YÖ: Ben cesur değilim. Bu kadar vahim bir tabloda hiçbir şey yokmuş gibi yazan gazeteciler aslında çok cesur. Doğrusunu isterseniz ben hepimiz adına çok endişeli olduğum için yazıyorum ve korkuyorum.

              

DB : 2011 yılında ‘gazetecime dokunma ve özgürlük yürüyüşleri’ yapıldı. Hatta gazetecime dokunma yürüyüşünde sizde vardınız. O zaman ki yürüyüşler aslında gezinin ayak sesleri gibiydi. İnsanların sabrının bittiğini görüyorduk. Bu yürüyüşler medyada yer aldı almadı derken Gezi’nin patlaması ile bugün herkes geziyi konuşuyor medya ve sosyal medyada. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Gezi bu ülke için bir şeylere etken oldu mu? Muhalefet bu süreci iyi değerlendirdi mi?

YÖ: Gazeteci yürüyüşlerine ben gazeteci olarak katılmadım. Nedim Şener hapisteydi ve Nedim hapiste olmayı hak eden bir adam değildi bu yüzden ben ona destek olmak için katıldım. Yoksa gazeteciler ile ilgili durum beni çok ilgilendirmiyor. Çünkü gazetecilerin ne mal olduğunu bilecek kadar bu meslekte çalıştım. Gezi parkı olayları toplumun siyasetten çok ileride gittiğinin bir göstergesidir.  Özellikle muhalefet partilerinin çok yetersiz olduğunun bir göstergesi. Üniversiteleri, Yök, dekanları, almakla gençliği kontrol edemeyeceklerinin bir göstergesi. Bu ülkenin kuruluşunda var olan devrim ateşinin  seneler sonra hala bu ülkenin gençlerinin damarlarında dolaştığının bir göstergesi. Elinde iktidarı tutan kişilerin demokrasi ile bir alakası olmadığı, kendi vatandaşının gözüne ateş edebilecek kadar vahşileştiği, polisin polis olmaktan çıkıp yeni çeri haline geldiğinin bir göstergesi. Ve gezi parkını  bugün yok sayan iktidarın ve medyanın dünyadan bir haber olduğunun, bu olayların artarak devam edeceğinin bir kanıtı.

fotoğraf 3

Soru :  Hükümet çok bir arada ve bütün gözüküyor. Tam tersi sol görüş hiçbir zaman bir arada olamıyor. Haziran direnişi çok etkindi ama orada bile gruplar olarak bölündük. Sizce bunun sebebi ne ve nasıl çözülebilir ?

YÖ: Bunun sebebi temelde yeni Chp’nin beceriksiz bir parti olmasından kaynaklanmıyor. Yeni Chp,  Akp’nin iktidarda bir 10 yıl daha kalması için hazırlanmış bir projedir bana göre. Bu yüzden siz Chp den bir muhalefet bekliyorsanız boşuna beklersiniz. Ama temelde bu sadece sağ sol meselesi değildir. Mesele Türkiye’nin Atatürkçü çizgiden koparılması meselesidir. Bu demokrat parti ile başlar daha sonra adalet partisi ile devam eder sonra Özal ve şimdi de bunlar. Dolayısı ile aslında bunlar başlayıp biten köksüz partilerdir. Bir dönem tüm Türkiye demokrat parti için ölüyordu, kendini yerlere atıyordu bugün demokrat parti yok ve yarında Akp olmayacak. Bütün mesele hangi mezhep ya da etnik kökenden olursak olalım hepimizi bir arada tutan Mustafa Kemal çimentosunun parçalanması meselesidir. Dolayısı ile mesele sol partilerin becerikli olma ya da olmama meselesi değildir. Aslında herkesin Kemalist çizgide buluşmasında fayda var.

fotoğraf 4

Soru : Siyasete girecek misiniz ?

YÖ: Hayır

Soru : Peki, siz geleceği nasıl görüyorsunuz? Gezi ile halkın önemli bir kısmında uyanış oldu fakat ileride bu nasıl nasıl şekillenir?

YÖ : 2002 seçimlerinden önce İsmail Cem bir parti kuruyordu ve Dsp’den Ecevit’ten boşalacak alanı doldurmaya adaydı Amerika’dan bir arkadaş geldi bende varım falan dedi ne olduğunu anlamadık falan parti darmadağın oldu. Ve İsmail Cem ile o hareket tavsiye oldu. Sonra Cem Uzan bir parti kurdu 2,5 ay gibi bir kısa sürede yüzde 7 oy aldı ve bir sonraki seçimde faktördü adam bugün yurt dışında yaşamak zorunda. Erkan Mumcu ile Mehmet Ağar bir parti kuruyorlardı. Yüzde 10  barajını geçiyorlardı. O zamanki meclis 4 partili olacaktı ve hayat başka akacaktı. Ne olduysa oldu darmadağın oldu biri siyaseti bıraktı biri hapse girdi. Deniz Baykal’ın kaseti ile komplo ile yeni Chp dizayn edildi, o zamana kadar Chp kapısından geçmemiş adamlar Chp de başkan yardımcısı oldu. Bunların içinde tarikatçı var, cemaatçi var. Açılım meselelerinden kıl payı önce büyük tesadüf ve talihsizlik Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düştü ve alperenler ile ülkücülerin evet referandumunda evet oyu vermeleri sağlandı. Seçime kıl payı kala Mhp bel altı kasetler ile paralize edildi. Siz bana Alaska’dan Avusturalya’ya kadar, Sibirya’dan Patagonya’ya kadar dünyanın her hangi bir ülkesinde son 10 seneden siyaset hayatında bu kadar çok tesadüflerin yaşandığı bir ülke gösterirseniz ben size Türkiye’nin geleceği hakkında fikrimi söylerim. Şu an da genel kurmay başkanı terörist, genel kurmay başkanı hapiste bu tesadüflerin bir arada yaşandığı bir ülke varsa bende geleceğe dair fikrimi söylerim. Türkiye’de artık demokrasinin var olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye artık din devletidir.

fotoğraf 1

DB : Bugün aslında Türkiye’de tarihe geçecek günlerden biri. Mecliste  dört tane türbanlı milletvekili girdi. Ben türbanlı milletvekillerinin alkışla protesto edilerek dışarı çıkarıldığı bir döneme şahit olmuş biri olarak bugün geldiğimizi süreci benim aklım almıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

YÖ: Mesele saçı örtülü kadınlar değildir beyni örtülü erkeklerdir. Türkiye’yi anayasaya aykırı bir parti yönetiyor. Bugün Türk hükümeti bizzat anayasa mahkemesi tarafından anayasa karşıtı ilan edilmiştir. Yargılanmıştır ve laiklik karşıtı eylemlerin odağı seçilmiştir. Dolayısı ile hala türbanı konuşmak geri zekalılıktır. Bugün Türkiye bir din devletidir. Artık Türkiye laik değildir.

Soru :  Enver Aysever’in programında ‘Türkiye’nin önü açık Akp alaşağı’ dediniz. Bize kendi vizyonunuzdan Akp alaşağı olduktan sonra Türkiye’nin panaromasını çizer misiniz ?

YÖ: Türkiye’de dünyada olmayan tesadüfler silsilesi oluyor. Üç saniye sonra ne olacağını ancak gelişmiş ülkelerde, demokrasinin var olduğu ülkelerde konuşabiliriz. Türkiye’de artık demokrasi söz konusu değil. Başta silahlı kuvvetler olmak üzere vatandaşlara karşı komplolar söz konusudur. Basın medya baskı altında. Sıradan insanlar dinleniyor. Hukuk hukuk olmaktan çıkmış dolayısı ile yarına dair bir projeksiyon yapabilmemiz mümkün değil. Benim o gün ki ümidim o güne kadar var olan gelişimlerin ışığındaydı. Ama kamuda türbanın serbest bırakılması ve sahte delil ile organize edilen davaların bizzat  Yargıtay tarafından onanması Türkiye’nin geleceğine dair umutları yok etmiştir. Bugün artık Türkiye’de adaletli bir şekilde boşanma davası bile görülemez çünkü insanların özel hayatında dilediği gibi giyinme özgürlüğü vardır. İster türban takar ister branda örter. Bu hiç kimseyi ilgilendirmez ama devlet dini kıyafete bürünüyorsa eğer bu aslında başını örtme özgürlüğü değil başı açık gezme yasağıdır. Bunun bu olduğunu ülke yaşayarak görecektir. Yavaş yavaş başta sağlık camiasında, eğitim camiasında bu mahalle baskısını yavaş yavaş hissedecektir. Aynı şekilde hukuk alanında da hakim türbanı ise ya da savcının karısı türbanlı ise bizde gidip davamızla ilgili bir türbanlı avukat bulmak zorunda kalacağız. Çünkü artık hukuk değil mezhepsel kardeşlikler söz konusu olacak. Türkiye’nin geleceğine dair meseleler içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Buradan en avantajlı çıkacak olan bölücü partidir. Yani Pkk ve Bdp birlikteliği önümüzdeki yerel seçim başta olmak üzere çok büyük kazanımlarla çıkacaktır.

DB : Halk tv’de Uğur Dündar ile yaptığınız programda sosyal medyada büyük bir tepki aldınız. Birden bire başbakanı koruyan, yandaş Yılmaz Özdil dediler. Ne kadar sizi sürekli okuyan insanlar ayrıştırsa bile sizi gerçekten seven kişiler bir an sarsıldı. Bu adam ne diyor dediler. Orada gerçekten ne anlatmak istediniz ve halk tv demişken buna bağlı olarak halk tv’nin haber dilini nasıl buluyorsunuz?

YÖ: Halk tv Türkiye’de herkesin penguene döndüğü ortamda teşekkür edilecek bir iş yapıyorlar. Bu durumda haber dilini falan tartışamayız. Millet finoya dönmüş bu utanmazlık ortamında Halk tv, Ulusal kanal gibi kanallara teşekkür borçluyuz. Benim o röportajda ne anlatmaya çalıştığımı zaten orada anlattım. Yani dinlemedilerse benim yapacak bir şeyim yok. Benim orada söylemek istediğim şu;  Tayyip Erdoğan’ın kötü bir adam olması Esad’ı iyi bir adam yapmaz. Deniyor ki biz buradan dinci teröristler yolluyoruz adamda Türkiye hakkında böyle konuşuyor. Peki, Esad Pkk ev sahipliği yaparken biz oraya dinci teröristler mi gönderiyorduk? Hatayı Suriye topraklarında gösterirken biz oraya dinci terörist mi gönderiyorduk. Hayır. Esad ile röportaj mutlaka yapılır ve yapılmalıdır. Mesela Cumhuriyet gazetesi röportajı  yaptı manşet yaptı benim itirazım olmadı olamazda ama Esad ile röportajı muhalefet partisi televizyonundan yapıyorsanız bu gazeteciliğe girmez. Başka bir faaliyete girer. Erdoğan’a ne söyleyeceksiniz suratına söyleyin ben köşemde yazıyorum. Suratına söyleyemediklerinizi parti televizyonundan Esad’a söyletmeyin. Yoksa o röportajı Ntv yapsa benim bunda bir itirazım olmaz. CnnTürk yapsa bir itirazım olmaz. Bunlar gerçi korkudan yapamıyorlar ama mesela Cumhuriyet gazetesi yaptı, ulusal kanal yaptı ama halk tv Chp ile bağı olan parti televizyonu gibi bir kanaldır. Dolayısı ile muhalefet partisinin televizyonundan o ülkenin başbakanına yönelik faaliyette bulunulamaz. Benim söylemek istediği bu Akp gidecek tr kalacak. Ne söylemek istiyorsanız çıkın Erdoğan’ın suratına söyleyin dolayısı ile ben öyle yapıyorum. Ve o gün ki programda da biz bunu anlattık ama benim alehimde propaganda başlatan linç kampanyası başlatan bizzat Chp milletvekilinin kendisidir. O Chp şunun kararını vermesini lazım. Hayat milletvekili Chp milletvekili midir Esad milletvekili mi?

Soru : Doğru bildiklerini en açık şekilde yazan yazarlardan birisiniz. Apolitik gençliğin bile okuduğu bir yazarsınız. Acaba hiç tehdit alıyor musun ya da buna göre yaşam tarzınızda değişiklik yaptınız mı?

YÖ: Burada neyi gerçekten merak ettiğinizi merak ediyorum. Mesela bana öldürülmekten korkup korkmadığımı soruyorsanız evet korkuyorum ama bunun size ne faydası olacak. Bunu öğrendiğiniz zaman ne oluyor? Mesela ben silah taşıyor muyum, koruma ile geziyor muyum bunun ne faydası olacak. Bakın arkadaşlar gazeteciler süperman, batman değildir. Sırada insanlarız. Bir sürü sıradan gazetede yazıp kendine kahraman süsü veren gazeteciler toplumu bu hale getirdi. Biler sıradan insanlarız elbet öldürülmekten korkarız ama bunu bilmenizin faydası olmaz. Benim gazeteci olarak tehdit altında olman başta bu ülkenin hükümetinin iç işleri bakanının, emniyet genel müdürünün, valisinin utancıdır. Bu bize bir şey kazandırmaz. Biz sıradan insanlarız. Okunmayan üç beş geri zekalının kendine kahraman süsü vermesine aldanmayın. Gazetecilerin tehdit edilmesi utançtır. Ben kendi payıma söylüyorum. Elbette korkarım ama bunun medyanın takip ettiği bir ortamda canlı yayında söylenmesinin kime ne faydası var.

fotoğraf 5

Soru : İnsanlar bir kutuya bakıp haber alıyorlar ve bunu sadece yanlı öğreniyorlar. Sorgulama yapmıyorlar. Ne düşünüyorsunuz ?

YÖ: Televizyondan bahsediyorsunuz. O eleştirdiğin insanlar da sen de o kutuya bakıyorsun ama sen onu görmüyorsun. Einstein demiş ki ben her şeyi anladım da insanlar nasıl anlar onu anlamadım. Bu tür şeyleri kafanızda büyütmeyin. Akp medyaya rağmen iktidara gelmiş bir partidir. 2002 seçimlerinden önce bütün medya şu an yalakalıkta yarışan medya Akp alehinde yayın yapıyordu ve topluma devamlı akp’nin kötü bir parti olduğunu anlatıyordu. Ama Akp seçimi kazandı geldi demek millet bu medyayı önemsememiş. Bugün tüm medya penguen bile olsa toplumun tamamını etkilemen mümkün değil. Yalaka medya mutlaka kaybedecek. Türkiye bir şekil alacak ama illa Akp gidecek bu yalakaların bir bölümü yurt dışına kaçmak zorunda kalacak bir bölümü mesleği bırakmak zorunda kalacak çünkü aynı ahlaksızlıkları daha önceki dönemlerde de yaptılar mesela 12 eylül darbesinde 1 numaralı şak şakcı bugün Akp’yi şak şaklayanlardı ama o gün internet teknolojisi yoktu o söyledikleri unutuldu. Buna güvenerek ve Türkiye’nin ortanca yaşının 27 olmasına, toplumun çok genç olmasına, o günleri hatırlamamasına güvenerek bugün yalan söylüyorlar. Bugün internet çağında yaşıyoruz ve bu söyledikleri yalanlar Akp’den sonraki süreçte bunların suratına vurulacak. Bu medyanın tek yanlı bana göre ahlaksız yalanları Akp’nin iktidarda kalmasını sağlayamaz. Akp’nin çok oy almasının ve iktidarda bu kadar uzun süre kalmasının onlarca neden var medya bunlardan biri bile değildir. Benim size gazeteci olarak önerim şudur yalaka ise izlemeyin, yalaka ise gazeteyi almayın hem gazeteyi alıyorsun hem şikayet ediyorsun. Ya mazoşistsin. Biz gazeteleri, gazetecileri ve televizyonları ancak toplum terbiye edebilir.

                         

Soru : Akp bu ülkede çok etken olabilecek bir iş yaptı. Eğitime el attı. Binaları üniversite yaptılar. Özel dediler. Kendi rektörlerini atadılar. Üniversiteler özgür düşünce yeridir. Şimdi Odtü üstüne oynuyorlar. Tek demokrat ve kendi kuralları olan bir üniversitedir. Şu an da hedef haline geldi. Bu konuda fikriniz nedir?

YÖ: Bu işler Odtü’yü güçlendirir arkadaşlar. Yani üniversiteleri ele geçirmeleri gençliği ele geçirmek anlamına gelmiyor. Bunu Gezi de gördük. Eğitim önemlidir. Bu iş eğitimle olsaydı Necmettin Erbakan profesör olmazdı. Her şerde bir hayır var. Mesela bugün Akp sayesinde tüsiad başkanı ile disk başkanı aynı düşünüyor. Bu dünyada sadece Türkiye’de vardır. Ya da Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe taraftarları omuz omuza eyleme katılıyor bunu CIA bile başaramadı şimdiye kadar. Toplumu bölme çabaları Akp’nin mahvına sebep olacaktır.

                           

DB :  Ben izninizle konuyu biraz Türkiye’den İzmir’e getireceğim. Yerel seçimler önümüzde ve Türkiye’de de Akp’nin İzmir’i alıp alamayacağına yönelik bir beklenti var. Bunun  yanında İzmir’de de Aziz Kocaoğlu’na karşı eleştiriler var. Sizce Chp, Aziz Kocaoğlu ısrarından vazgeçmezse bu Chp’ye negatif olarak döner mi yoksa çoktan vazgeçti mi siz ne düşünüyorsunuz?

Adaylar hakkında yorum yapmak benim haddime değil ama İzmir için sadece konuşabilirim. Aziz Kocaoğlu ile Chp İzmir’de rekor kırar. Hani durmak yok yola devam var ya Akp İzmir’de anca gider. Şimdi burada Aziz Kocaoğlu ve İzmir’de belediyecilikle ilgili şaiyaların tamamı yalaka medya tarafından yayılıyor. İzmir medyasının çoğunluğunu bildiğin satın aldılar. Mesela bugün İzmir’de bunu Akp yapıyor diye söylemiyorum bir alakası yoktur belediye otobüslerine mesai ile sabah dokuzdan akşam beşe kadar binip belediye aleyhinde konuşan insanlar var. Para ile mesai. Alsancak’ta, Gündoğdu’da, İzmirli’lerin yoğun olarak gittiği kafelerde mesai ile dokuz beş oturan türbanlı arkadaşlar var. Adam başı 100 dolar aldıklarını biliyoruz. Günlük. İzmir belediyesinin başarısız olduğu söyleniyor bugün İzmir belediyesinin borcu yok. Akp, İzmir’in üzerine sürekli müfettişlerle saldırdığı için İzmir belediyesi Türkiye’nin en iyi yönetilen belediyesi oldu. Çünkü açık vermemesi gerekiyor. İzmir belediyesi dünyanın en gelişim gösteren belediye ve şehirlerinden biri seçildi biliyor musunuz? Bilemezsiniz çünkü bunu medya yazmaz. Bu sadece büyük şehir meselesi değildir aynı şekilde Karşıyaka, Konak, Bornova, Buca, Alaçatı gibi ilçelerde de inanılmaz başarılar söz konusu. Mesela bugün Seferihisar belediyesi küçük bir belediye olmakla beraber dünyadan ödül üzerine ödül alan bir belediyedir. Burada mesela şu arkadaşlar. Herkes biraz İzmirlidir. İzmir’de doğup İzmir’de büyümen gerekmiyor. İzmir’de 81 vilayetin 81’inden de vatandaş yaşıyor ve İzmir işgal edildiği gün bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgalin sona erdiği gün o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran dünyada ki tek şehirdir. İzmir bir Cumhuriyet müzesidir. İzmir’de 3. Ahmet çeşmesi, Tayyip Erdoğan bulvarı bulamazsın. İzmir’in bütün statları, caddeleri okulları, bulvarları cumhuriyet ile özdeşleşmiş insanlardan oluşmuştur. Hatay ile henüz Türkiye cumhuriyetine dâhil değilken İzmir’de Hatay diye semt vardı. Dolayısı ile İzmir’i İzmir yapan Mustafa Kemal devrimlerinin kendisidir. Dolayısı ile hayata Mustafa Kemal penceresinden bakan Artvinli de İzmir’in zihniyet hemşerisidir Vanlı da hemşerisidir. Bu toplumsal ve sosyolojik özgürlük ortamının getirdiği bir takım siyasi sonuçlar vardır. Çok parti döneme geçtiğimiz günden itibaren tüm seçim sonuçlarına açın bakın. İzmir hangi zihniyette direniyorsa bir sonraki seçim ya da daha sonraki seçim Türkiye o yönde karar vermiştir.  Çünkü özgürlük ve demokrasiden en fazla faydalanabileceğiniz ildir İzmir’in kendisi. Bu İzmir’e ait bir şey değildir. İzmir’de yaşayan yurttaşların sahip olduğu ve kaybetmek istemediği bir şeydir. Akp bundan korkuyor. İzmir’i alamazsa Türkiye’nin İzmir’leşeceğini biliyor. Zaten bu yüzden İzmir’i kazanamadılar son seçimde Manisa’yı kaybettiler. Muğla gitti, Balıkesir gitti. Bütün Ege’ye İzmir zihniyeti dağılıyor. Bunu boğamazsan bütün Türkiye’ye yayılır. Bu yüzden Akp İzmir’e saldırıyor. İzmir’i para ile, yalaka medya ile satın alamazsınız. Bu seçimde de bana göre Türkiye’nin en namuslu adamlarından biri olan Aziz Kocaoğlu ile Akp İzmir’i anca rüyasında görür.

DB :  Ben son olarak son kitabınız ‘Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda’ ile ilgili bir şey sormak istiyorum. Ben kitabı okurken sürekli ‘bu da olmuştu, evet bunu unutmuşum’ gibi şeyler söylediğimi fark ettim. Aslında çok kısa sürede olmuş çok köklü değişikliklerden bahsediyoruz ama unutuyoruz. Sizce bizim toplumumuzun en büyük sorunu çabuk unutmak mı?

Evet ama Türkiye balık hafızalıdır diye düşünmüyorum. Hepimiz işimizde gücümüzde insanlarız ve her şeyi gazeteci gibi takip etme olanağımız yok. Unutmamız, bazı şeyleri okumamış olmamız gayet doğal. Kitabı yaparken benim amacım insanlar unutuyor yazayım değil. Benim bu kitabı yazmamdaki unutulmamasından kastım ve isteğim gelecek nesiller. Bu dönem ne yaşandığını zaten hepimiz biliyoruz. Sizin çocuklarınız dönüp bizim demokrat parti dönemini öğrenememe gibi bir durumla karşılaşmasınlar diye yazıldı. Bu sadece bununla kalmayacaktır. Bu ve benzeri kitapların artacağına inanıyorum. Yoksa bugün yaşadıklarımızı biz zaten unutmayacağız.

1390776_10152027693357238_1927088060_n

Yılmaz Özdil’in bana son notu ise şu oldu : Bırak kızım biz İzmirliyiz gidecek yerimiz var onlar düşünsün.